13 Mayıs 2017 Cumartesi

Büyüdüm Ben

…Büyüdüm Ben…
Kaçmanın, safi yalnızlığından,
Yalın ayak...
Uçarak...
Gitme hallerindeyken bile kararsızdım oysa!
Ya bir kere daha,
Adına “Kan pompası.” denilen
Şu avuç içi kadar bir yürek daha!
Bir kere daha beni!
Ama tanışıklık,
Ama arkadaşlık,
Ama akrabalık,
Ama yarenlik,
Ama dostluk,
Ama...ama...ama...
“Yüreğiimmm!”lik.
Kisvesinde beni bir kez daha,
Onca kalabalık içinde hem de!
Ya yaralarsa?
Diğer yarıma sormalıydım,
Ciğerimin çiziğine, hem de acilen!
Hep öyle olmaz mıydı zaten.
Ömrüm iki dudağı arasında geçerdi ve ben,
Yüreğimin dibini dinler ve hala ona bile yetemezken...
"Feda etmeseydin!" olurdu.
Ömrüm hep ona, sadece ona solarken hep öyle olmadı mıydı?
Şaşırttı beni bu sefer!
Ansızın "Gidelim!" dedim de “Olur!” deyiverdi.
Ahhh ben!
O, derin hikayeyi ne çok iyi biliyordum oysa!
Unutmuşum.
“Hay! ben bu beynimi!
Unutmalardan kaçamayan şu beynimi
Hay ben, kellemi hiçbir yerde terk edemeyen beynimi!"
Anam, hep derdi oysa,
“Şu boynundan yukarısı olmasa,
Ben çoktaaann giderdim a kızım!”
Gücenirdim bazen ona, çocuk yaşımla hem de çook...
“Beni hiç sevmiyor!” sanırdım.
Kırk yaşıma kadar da, hep öyle sandım.
Yüreği yetiyor, çilelerinden kaçıp da,
Bizi ortalarda piç gibi bırakmaya da...
Hesapları, yetmiyor sanırdım.
Oysa onun torunu,
Cümlelerinde “Ankara” geçen bir anısına istinaden.
“Hadi gidelim, hem de hemen!” deyiverdi ya.
Sevindim lan!
Fenaa sevindim.
Bir rüyayı akşam olur da,
Hani ezan saati niyetinde anlatılırken
“Gün aydınlık ola!” tabiriyle.
"Ben!" için sandım!
Meğer!
O, ondan önce gitmiş olmak istiyordu oraya!
“O” diye biri vardı hala…
O, küçücük yüreğinde.
O, artık hiç olmasa da...
Ciğerindeydi ya!
Yeterdi ona!
Sadece, ondan önce, orada olsundu.
Ondan önce havasını, nefesini solumuş olsundu bütün niyeti!
Belki de hiç okumayacağı,
Dahası okumaktan bile isteye caydığı
Bir tıbbiyenin havasını bir solusundu belki.
Belki de hiçbir şeye,
Bila-bedelsizi merak ediyordu babası gibi.
Buydu, onun da bu gitmelere tek dileği.
Ondandı belki hep göynünün göçebeliği.
Belki de ne çok hayalleri vardı,
Ona tanıtılan üniversite kampüslerinde.
Biri Tıp öğrencisi, diğeri Bilgisayar Mühendisliği,
Hani olurdu ya tesadüf bu ya!
Öylece karşılaşacaklardı.
Üstelik, öyle okuduğu bütün kitaplardaki gibi değil,
Bütün şiirlerdeki gibi,
Tunalı Hilmi’de de falan değil ha!
Kızılay Meydanı'nı az geçince solda.
Künefenin en lezzetli yerinin sonunda.
Son görüştüklerinin üzerinden yıllar geçmişken.
Öylece kala kalacaklardı...
“Bilmiyordum.
Bilmiyordu.
Biter miydi ki, başlayamayan hiçbir şey!
Öyle ise!
Ne diye daha başlangıcın başından hayal edilir de
Kaybedilirdi öylece...her şey!”
Bir çift göz karşıladı bizi Ankara’nın
Işıklı otogarında...
Akşamın o vakti ne de çok yıldızlı yakamozlar vardı onda!
Daha o vakit bize hiç mi o kadar
Bana hiç olamayan “Baba”ydı sıfatı...
İkimizeydi...
Kızının henüz doğmayan torunu,
Sanki kollarındaydı kızıma sarıldığında.
Banaysa...
“Ahh be asi yavrucuk, ne zaman büyüycen ki sen!" bakışları.
Beni çocukluğumdan yakaladı diye hala saklı utancımda.
Yeniden güvenmeyi öğrendik.
Sonrası sanki “hac” diyesim geldi,
Vazgeçtim!
Orada da “Zemzem i nereden daha ucuza alsam!
Nereden de şu boncuklu cüzdanı şu müslümana beleşe kapatsam!" vardı!
Hatta!
“O zaten...” hepp var!
Sonrası bence...
Vaftiz töreni!
Ne bir tek şüphe,
Ne bir tek soru işareti!
Ne bir tek ünlem!
Ne de yalan,
Ne de riya!
Gözler...
O gözler hep ama hep herkese hep!
Dost doğru savruluyordular!
Öyle harici koğuşundakiler gibi
“Gün ışığı mı desem,
Yoksa yüzü ay yerine bakılası mı?
Yoksa inanmak istemiyorum
Hepsi birden mi bunca yüzyıldır
Cennetten atıldıklarından beridir mi
Hep mi yani?
Aç mı?” değil.
Gözler...
Hepsi birden aynı anda gözyaşı!
Belki de yüzyıllar sonra ilk defa
Kendi aynalarımıza bakıyorduk biz..
Birileri “Biz dürüst değiliz aslında!” derken
O an ateş saçıyorduk hemencik çocuk telaşıyla!
Onca hayat boyu savaştıklarımıza yenilgiydi bu zira!
Oysa akrabalarımızdan bile,
Omzuna ağlayamadıklarımıza akraba denmiyor,
Kan bağımız var diyorduk!
Adını değiştirince değişmiyordu hiçbir şey!
En büyük yalanımız buydu işte kendimize!
Kan bağımız varsa akraba olmalıydık biz.
Akrabalar akrep olunca!
Kendimize bile bazen yalancıklar söylüyorduk.
Nefretleri safrasıyla kusa kusa...
Gülerek hıçkırtıyorduk!
Çünkü hepsimizin muslukları açık unutulmuştu.
İkisi hariç!
Biri “Erkekliğe sığmaz şimdi.” diyordu.
Diğeri de iki de bir sanki terasımızdayız da,
Küs olduğu salıncağıyla barışacak!
“Hadi sallanalım mı anne!” diyordu.
Elbette sırasıysa, sallamalıydık Dünya'mızı!
Biz sallanıyorduk, Dünyalarımızı sallayarak.
O biri de, kızlarıyla yanımızdaki salıncakta bi cesaret!
Görünmez salıncaklar kurarak!
Yamacımızda ben, acaba hala'mı olsam daha vefalı,
Yoksa teyze mi olsam daha mı sevilir terazisindeyken.
Üstelik hiçbiri bana ve bize hiçbir bok olamamışken!
Susarak sallanıyorduk biz Ankara'nın Gölbaşı'nda.
Sonra o vurdu beni…
En derin yarasınından...
Meğer ne çok yarasını susturmuştu hazin bir kinle.
Meğer ben affettikçe ne çok yalan sığdırmıştı küçücük ömrüne.
Saydı döktü, sustu, konuştu, yüzü gülümserken
İçinden çıkanlar ateş döküp beni kül ediyordu.
Birileri sokuldu sarıldı, ona izin verdi,
İkileri sarıldı, ona da izin verdi gözleri bana düşman saçarak!
Küstüm, sustum, içimin ciğerinden kırıldım.
Neyse ki yine şiirler vardı.
Neyse ki!
Bu yalan gerçek oyununun sonu daha neydi ki?
Sonra…
Hissetmediğim bir an fark ettim ki
Parmaklarımın boğumunu okşuyordu
Henüz yaşı bir buçuk da uykuya dalmak ister gibi...
Üşüyormuş meğer!
Yüreğim kırılsın diye onca kustuklarından sonra
Gönlüm kırılmasın diye de hiç söylememiş!
Güçsüz sanırmış beni!
Hayat şiirlerimi yazarken dudağım titriyor,
Hele ona yazdıklarımda hıçkırıklarım kendime susamıyorken!
Meğer!
Ağlamayayım diye sevmezmiş yazdığım şiirlerin hiçbirini!
Meğer ben hiçbir zaman, o yüzden şiir falan,
Hele kendi şiirimi falan okuyamazmışım!
O gün ilk olmasına rağmen, okudum.
Ağlamadan...
Hala dalda kalmış o son yaprak gibi titriyor bedenim,
Bu sefer bilmiyor o da!
Aşk değil ama...
Sevdiceğimdi o, yüreğimin içiydi, oydu bütün şiirlerim.
Daha kaç kere onun gözlerinde yakabilirdim şiirlerimi!
Daha kaç kere ölebilirdim!
Ölmek değil a!
Daha kaç kere yeniden doğabilirim?
Farkı neydi?
Ezanı duymadan “O kılıyor!” diye
Namazda kulağı olan
Kaç yürek hissettim ben o an aynı anda susan.
Güya kilometre karelerimdi her biri...
Arşınsızından gözler gördüm,
Litresizinden gözyaşı akıtan...
Adımsız sözler duydum
Hani olsa yarışı hepsini kazanan...
Öpücükler duydum, olanı olamayan,
Tam yarısından hasetliğinde yaran!
Daha kapılar kapanır kapanmaz
Özleyen yürekler gördüm burun direklerini sızlatan!
Beş duyu mu?
Kim neyi, ne kadar duydu bana ne aga!
Vedalar gördüm...
Omzundan dudakları ayrılınca daha hasretine boğulan!
Aşk, değil ki bu aga!
İki’yi bir edince öteki isterse geçiverirsin.
Zigana kaldıysa, öyle bir şey işte...
Ya gelir, ya gidersin.
Hani ortası desen!
Tabiat cinsiyetsiz alır nefesin.
Ya yüreğin bir dolu dönersin ya da kendinden bile boş!
Dolu yağıyordu Eylül’ümün son günlerine!
Yağsın madem dedim...
Hiç kimse görmedi oysa!
Dün akşamdan kalamayan ikimizi!
Bizden kalan dört göz harici!
Harici koğuşu,
O ilde bütün misafirlere değil
"Biz"e süitti.
Gündüzleri ara ara içten gelen,
Kurtarılır mı bir yerlerinden
Hissiyatından salıncak terapisi.
Ama toparladılar sağ olsunlar.
“Dost!”lar yara berelerimizi soldan sağa!
Giderken bile...
Gittiğim yerlerde kızımın neden tıbbiyeden vazgeçtiğini öğrendim.
Hem de dönmelere ramak kalmışken.
Madem artık öyle hiçbir yerde karşılaşmasınlar diyeymiş...
İtiraf ediyorum!
Meğer ben…
Ben hiç sevememiş,
Hiç de sevilmemişim!
Toprağa baktık sonra aniden aynı anda!
Sonra gökyüzüne…
Ve yıldızları gördük ay dolunayken...
Tek nefes etmeden yani yanımızdakiler bile duymazken,
Yosun gözlümle el ele tutuştuk şiir kardeşliğine!
Sonra sabah oldu İstanbul’a
Onun sol yanı sabaha dek sancırken...
"Biraz uyudum ben." dedim
Yalan söyledim ilk kez ona...
Onu, iki yıldır alışık olduğu üzere babaannesine yollarken,
Kendimiyse henüz yeni olduğu işine.
Biliyordum çünkü ben kırk yılda bir umutluyken
Evim bile kabul etmezdi canımda taşıdığım bunca yüreği içine...
Dışında kaldım akşama dek!
Akşam oldu…
Oyyy en büyük hayalim!
Çok cepli yeri her zaman belli anahtarımı bulamam!
Benim kalbim öyle şarkılardaki gibi,
Ege’de falan kalmadı aga!
Ege’ye hiç gitmedim ki...
Benim kalbim doluydu geldiğinde evine
Valla bu sefer hepsini sokacaktım evime!
Anahtarımı bulsaydım.
Bulmak için bütün çantamı yine boşaltmak zorunda kalmasaydım!
Hüzün yok bu masalın sonunda
Beklemeyin burun direkleriniz hazır!
Biri dış cebine asılmış fermuarın
Tutuşturdu elime evimin yalnız anahtarını!
Şaka yapmış meğer dış kapının değilmiş o!
Diğerini uzattı öbürü hemen.
Meğer ben ne kadar çok gizli yarayı deve sanırken
Çantalarımın fermuarlarına cücelikten beri
Dost yüreği canhıraş asılanlara kör iken...
Develer tellal, pireler berber iken...
Ben ninem beşiğini tıngır mıngır sallar iken
Heidi fahişe,
Uyuyan güzel daha yeni facebook'ta online ve sohbete kapalıyken!
Hansel kardeşini cadıya terk eden o.çocuğu,
Gratel de malın tekiyken...
Keloğlan o uyuz kelliğiyle
Nahh! Bir prenses kaparken...
Alice'in harikalar diyarı
Hiç yok, aslında o bir şizofrenik hastayken.
Yedi cücelerin sekizincisinin
Cüce bile olmadığını kimseye söylemeyen
Pamuk prenses tam bi işkolikken!
Sindiralla teyzemizinse
Camdan papucunun, hayallerde bile,
Aceleyle o merdivenden uçarken,
Çoktan kırılmış olması gerektiği gün gibi aşikarken…
Geriye küçük bir kız çocuğunun henüz altı yaşındayken
Okunmaya çalışılan o ilk masal kalıyor!
Dönmeyelim istersen!
......................................
Kırk yaşımda büyüdüm ben.
Cemre.Y.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Aşk Mı, O Ne Ki?

...Aşk Mı, O Ne Ki?... "Aşk mı? O ne ki!" derdi rahmetli anacım. Sonra da eklerdi; "Yenilir mi, içilir mi? Yoksam mevsimler g...