İstiklal Caddesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstiklal Caddesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2020 Pazartesi

Bu Hiç Olmadı Şimdi

...Bu Hiç Olmadı Şimdi...
Birazdan, gün, geceye dönünce,
Çiçek Pasajının üstündeki mahyasını,
Üzgünce söndürüverir İstiklal Caddesi,
Beyoğlu'nun o gizemli Dersaadet sokağında,
Hiç olmadık yere kırılır bir çay bardağı,
Hiç olmadık yere çatlayıverir,
Nevizadenin tam orta yerinde bir rakı kadehi!
Hadi Galata Kulesinin gönlünü aldın,
Eminönünde nefeslendin ya hani!
Daha yıldızlar kurulmadan gökyüzüne,
Olanca gönül koymuşluğuyla,
Zülüflerini döküverir Kız Kulesi!
"Salacak merdivenlerinde, bana karşı,
Yarinin dudaklarından kahve bile içmeden gittin he mi?
Hani, en çok, İstanbuldun sen, bu hiç olmadı şimdi!"
Cemre.Y.

29 Ocak 2019 Salı

İnsanları Özlüyorum Ömrümün Ruhunu Bilmeyen İnsanları

…İnsanları Özlüyorum Ömrümün Ruhunu Bilmeyen İnsanları…
Bir insanın hayatındaki tesadüfler asla tesadüf değildir!
Sizce de öyle değil mi?
Film repliği gibi oldu ama öyle esiyor ruhum bu akşam.
Film repliği olan şu cümle misal;
"Üst üste…
Hep aynı yerden,
Hiç durmadan açılan bir yara!"
Ne kadar da kabullenişe hazır bir cümle oysa!
İnsanları özlüyorum epeydir, ömrümün ruhunu bilmeyen insanları.
İnsanları özlüyorum ve şefkat dolu seslerini.
Ama yüreğim ne vakit bir insana çarpsa!
Hep bir yürek yanılgısı yakınmaları.
Ne kadar çok yormuşum insanları ah yüreğimin yıkıntılarından!
Artık ne hatırlamak, ne hatırlatmak!
Ne duymak, ne duyurmak, ne de görmek istemiyorum!
Soran olursa ben artık, çocukluğumdan kalma
Tek kare incecik dilimli üzümlü keki de artık sevmiyorum.
Ama insanları özlüyorum hala, ömrümün içini bilmeyen insanları!
Mesela, bir hafta sonu akşamındaki İstiklal Caddesi insanlarını,
Misal bir bahar akşamı, salacaktan Kız Kulesine bakıp,
Karşıdan karşıya geçer gibi sevmeyi, denemek isteyen,
Oraya kadar…
Sadece tavanındaki Piri Reis haritasını görmeye giden insanları!
Cemre.Y.

18 Ekim 2018 Perşembe

Ah Be Sevdiceğim

...Ah Be Sevdiceğim...
Ne vakit sen gelsen aklımın yürek nehrine,
Ya ıssızlıkla kuraklık karışımı Afrika'nın,
Kurumuş cangıllarının içinde bulurum kendimi.
Ya da Brezilya'nın her anı gözyaşları akan,
Amazon ormanlarının dibinde bulurum beni.
Ah be sevdiceğim!
Ben oralara hiç gitmedim, hiç bilmem.
Ne diye koskoca İstanbul varken,
Yüreğimin incisi Kız Kulesi varken,
Sinemin kolyesi Galata Kulesi varken,
Ömrümün rölyefi İstiklal Caddesi varken,
Ne diye hiç bilmediğim diyarlara savurdun ki sen beni?
Üstelik...
Oralarda dahi
"Hiç Yok!" satıyordun öyle mi!
Cemre.Y.

16 Ağustos 2018 Perşembe

İstanbul

...İstanbul...
Tabii yaa!
Saçlar sarı, gözlük afili,
Çat-pat İngilizce ve Sultanahmet...
Oradan ver elini İstiklal Caddesi elde de bir küçük valiz...
İstanbul gibiyim bugün.
İstiklal Caddesinin orta yerinde,
Kim bilir hangi milletten!
İstanbul gibiyim işte.
Dersaadet'in önündeyim işte yine
Hem çok özünden,
Hem de hiç kimsesiz'inden.
Ne çok sokak varmış meğer,
Kimi çoklu caddelere çıkılan,
Keşfe doyulamayan.
Kimi sonu çıkmaza varıp gerisin geri dönülen.
Herkese sonsuz yabanıl
Ama bir o kadar da...
Gözlerine baktın mı yüreğinin içine dokunan.
İstesem, neler olamam!
Kim bilir elimdeki küçük valizin içinde,
Onlarca tahlil ve ilaçlar taşıyormuşum, kim görür?
Kim bilecek gözümdeki güneş gözlüğünün içine sakladığım acımı.
Dudaklarımdaki o acı tebessümümle ağladığımı kim bilecek!
Birazdan yine doktorla randevum var kimin umuru!
Amaannn...
Hepimiz ölmeyecek miyiz sonunda?
İstanbul gibiyim bugün.
Taksim tünel kapanmak üzere!
Yine de her şeye rağmen...
Yaşadığın şehre bir başka gözden bakabilmek güzel.
Seviyorum kendimi.
Ölmek üzere hastalıklar sirayet etmeye çalışırken bile.
Narsist'im ben.
Yoksa kendimden başkasına olan güvene dayansam
Ömrümün gücü yetmez!
İstanbul gibiyim bugün.
Çokça kederli,
Çokça sevinçli,
Oldukça gururlu,
Oldukça da mütevazi,
Epeyce aldatılmış,
Epeyce de sevdaya bulanmış.
Beni soracak olursan annem,
Evvela selam eder,
Ellerinden, ayaklarının altından öperim.
Sırf...
Beni biraz da sen özle diye...
Öyle hemen ölmeyeceğim.
Sana olan hasretim sonsuz,
Sevdamsa sınırsız.
Ama anacım sen de biraz beni özle be...
Cemre.Y.

24 Ocak 2018 Çarşamba

Aşk

...Aşk...
Kalabalığın içindeki yalnızlıklarda
Daha doğru cevaplar alıyor insan kendine dair.
Bir kere hürsün, teksin, yalnızsın ama
Omzuna vurup duran insanlardan anlıyorsun ki değilsin.
Ben seni benden azaltmak için gittim İstiklal Caddesi'ne.
Yüreğimde çoğaltıp, yine sana döndüm.
Uzun zamandır çıktığım her yol sende bitiyor sevdiğim.
Sen de beni azaltamıyorsun işte yüreğinden.
Anladım ki...
Son kararım'sın aşk.
Cemre.Y.

7 Ocak 2018 Pazar

Emin Misiniz

...Emin Misiniz...
Ben olsam...
Bu kadar yanlışı bana bir arada yapmazdım!
"Ola ki birilerinin sabrı taşar ve domino taşlarının
En sonundaki de benimdir." diye bir tık düşünürüm…
Bir fiske yeter
Her şeyi devirmeye değil ama yeri yerinden oynatmaya…
Seninki aşk değil be güzelim sadece deli cesareti…
Artık,
"Belki." ile başlayan bütün sabırları da taşırdın.
Hep bana diyorsun ya asıl seninkinin
"Önü belli değil, sonu belli değil!"
Yorma artık kimseyi...
Artık da oynama kimseye...
Çıkarsana hele bir şu maskelerini.
Hatırladın mı o sabah maskesiz iki insan vardı,
Sen hariç!
Dedim ya ben olsam...
Yerin dibine batardım kocam beni, bunca ona sadık sanırken!
Seninki aşk falan değil deli cesareti...
Yoksa...
Kandırıp durduğun o zavallı alkolik adamdan vazgeç...
Ailenden vazgeç...
İşinden vazgeç...
Arkadaşlarından vazgeç...
Vazgeçtiklerin vazgeçtiğine değerse...
Ben yine buradayım...
Burada bir yerlerdeyim.
Ama keşke...
Aldatmak ve aldatılmak arası
O yaman çelişkiyi,
Aldatılan tarafı olan benden…
Can kulağıyla bir dinleseydin.
Hatırla bakalım...
Ben ne diye hiçbir anımdan pişman değilim!
Ah be kuzum!
Sen göçüp giden leyleklerin zamanına bile
Kendine sevişmek kabullü sadece çiftleşmek derdiydi niyetin!
Ben olsam...
Bana bu kadar yanlışı bir arada yapmazdım!
Ola ki yarılır sarı sandıklarım,
Ay alev alıp yanarken,
Değişir cinsiyetlerimin sırları,
Öyle ya renkleri aynı değil mi,
Yalanın rengi, saydam, kaygan...
Bak sabrım taşmak üzere şu an!
Susarak buruk bir tebessüm eyliyorum hepinize!
Oysa çoğunuzun şiir kitapları,
Raflardaki en değerli yerlerini aldı çoktan...
Neyse ki şair olmak değil derdim.
İstiklal Caddesinde,
Siyah...
O melon şapkalı şiircinin sesini duymayana kadar!
Hazır mısınız, size ait domino taşlarımın en başına
Tek bir an'lı o son fiskemi vurmama!
Cemre.Y.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Hakkım Helaldir


…Hakkım Helaldir…
Bana;
"Hayatına olumsuz dokunan herkesi ama herkesi,
Nasıl affedebildin ki yürekten?
Gerçekten mi affettin yani? diyorlar ya!
Gülümseyerek;
“Evet, hepsini yürekten affettim.” diyorum şaşırıyorlar,
Sonra da “Peki hayatına olumlu dokunup, yıkıp gidenleri?
Ya da tam tersi...
Onları da mı gerçekten, yürekten affettin ki?” diyorlar,
Daha da güzel gülümseyerek;
“En ilk onları affettim zaten.” diyorum,
Açık kalan ağızlarını kapamayı unutuyorlar.
Küçük bir hikayemi anlatıyorum onlara, başımdan geçtiği esnada,
Hiç de anlatırken ki gibi bakamadığım, oysa bunca yıl sonra,
Başka başka bakış açılarımdan
Gerçek hikayelerimden birini anlatıyorum.
Bir roman sayfasını,
Sesli okuyor muşum gibi hayretle dinliyorlar,
Sustuğum andaysa
Belki biraz olsun anlak zekaları çalışıyor ama sonunda yine de,
İlle de “Ben olsam affedemezdim.” diyorlar.
Bugünlerde ki affetmelerime dair, bir hikaye daha o zaman;
Yıllar yıllar önce, yüzyıllar öncesinde;
Aşklar, sevdalar, yanılıp şaşılmalar,
Es kazalar, bu kadar dile düşmezden,
Aldatma ve aldatılmalar bu kadar ayyuka çıkmazdan önce,
Henüz, her şeyler saman altından yürütülmekteyken,
Eşinden, sevdiceğinden henüz boşanmış bir kadın vardı,
Saman altında bile su yokken üstelik, ona göre çaresiz
Boşanmadan bir yıl öncesi,
Hatta ondan öncesi bir mazileri bile vardıydı!
Kadın, sonradan öğrenmiş hepsini çok sonradan.
İş işten geçip “Mademki bunca yıl savaşım bu,
Gerekse uğrunda recm etsinler beni,
Hiç değilse namus meselelerine değsindi.
Neyim var neyim yoksa sevdiceğim alsındı madem.” dediği günlerde,
İlk karanlıklarını almıştı aldatılmanın.
Pes etmedi.
Edemedi.
Mademki ölümü göze almıştı ona ait olmakla, ölümü tercih edebilirdi!
Ö-le-medi!
Bir kavanoz kan pıhtısı içinde,
Sabaha kadar çığlık atıp avazlamamak için,
Kollarını ısıra kanata banyolarında mavi bir leğene düşürdüğü
Henüz iki aylık bebeğini, artık ölü bir bebeyi,
Peri’sini (Doğsaydı adını Peri koyacaktı.),
Bembeyaz dantellerle dolu çeyizlerinin arasında sakladı ailesinden.
Sevdiceğinin ailesi zaten biliyordu,
Kadın da biliyordu başa gelecekleri.
Onu en son doktora götürdüklerinde,
Kadının hastaneye yatması gerektiği,
Bebeğin ana karnında ölüp,
Kadını zehirleyip öldürmeden alınması gerektiği söylenmiştiler zaten!
Kadın, ailesi duyacaksa o öldükten sonra duyulsun madem diyerek
Kabul etmedi hastanelerde ailesiz yatmayı.
Zaten nikahına da şunun şurasında sadece üç gün kalmıştı.
Varsın ilk bebesi, o, madem onlardan artık gitmeyi seçmiş bari,
Evliliğin ilk günlerinde onunla beraber yok olsundu.
O, anasına hep söz verdiği gibi o evden ak gelinliğiyle çıkacaktı.
O sabahı, bembeyaz gelinliğini giydi, içinden içeri kanlar fışkırır,
Hiç kimse görmezken, herkesine ayrı ayrı gülümsedi.
Bir bilseniz o veda anı...
Ömrü boyunca olacak tek en acı gülümsemeydi.
Daha önce ve daha sonra hiç kimsesi böyle ölmemişti.
O, izin vermemişti ve bir daha da asla izin vermeyecekti.
Vedalaştı ama ailesinden ayrılmıyordu.
Ailesi zaten bir kavanozun içinde çeyizleriyle arka bagajın içindeydi.
Herkesle vedalaştı.
Yanında olan, olmayan, olamayan, olmak istemeyen herkesle!
Sadece babasının elini öpmedi.
O, ana evinden
Öylece apak gelinliğiyle çıkarken, sadece tek eksiği vardı.
Belinde babaların taktığı kırmızı kurdelesi yoktu.
Söyleseler de taktırtmadı.
Kırmızı, o babaya inat, onca yıl saklamayı becerip de saklayıp,
Sevdiceğine sunduğu, kendine yaraşır bir namus kaybı biçtiği,
O evleneceği adamda ve apak gelinliğinin içindeydi.
Kırmızı, apak dantel çeyizlerinin içinde sarılı ölü bir kavanozdaydı.
Al kırmızı kurdeleliydi hepsi, hiç kimse de görmedi.
Son anda anası sarıverdi beline kızının namusu kan kırmızı kurdeleyi,
Anası kızına sarıldı,
Hiç tecavüze uğramamış kızı apak gelinliğiyle,
Anasını gururlandırarak evden çıkıyordu,
Keşke bilebilseydi anası o gün,
O kızın içinin camlarının hepsinin birden kırıldığını!
Keşke anlatabilseydi kızı,
Akrabasına tercih diye sevdim sandığını!
Kadın evinden sıyrıldı.
Gitti ve evlendi.
Oysa, o nikah memuruna,
O sabah “Hayır!” diyebilirdi.
Çekip gidebilirdi ya da ölebilirdi!
Susmak!
Kaderine razı gelmek kadının kendi tercihiydi.
Sonra objektiflere bilindik göz kırpışlı mutluluk fotoğrafı gülümseyip,
“Evet!” dedi.
Sevmeye devam etmek onun tercihiydi.
O gün Peri’yi affetti.
Eylül geldi sonra...
Sonra, öteki kadın, ilk kadın pişman oldu terklerinden,
Bizim zavallının yerine kadının biricik eşinin yamacına yine, yerleşiverdi.
Aylar sonrasında bir gece vakti aniden yuvalarına bile geldiler hatta el ele!
Konuştular...
Konuştular....
Konuştular ama en son
“Biz şimdi gideceğiz el ele.” dediler.
Kadın sustu.
Susmak kanının kendi tercihiydi,
Bu sefer de vazgeçişleri kadının kendi tercihiydi,
Bu sefer, kızına bedeldi.
Onları ve o gecenin bir yarısı el ele giderlerken,
O son balkonundan ağladığı anı affetti.
Başını bağlayıp kapanmadı ama
Tam beş yıl yüzük parmağında durdu o alyansı.
“Rahat bıraksınlar beni!”d iye.
Bir gün bir minibüs şoförü sarktı.
Kadın çıkışarak yüzüğünü gösterdi.
Adam daha da pişkin
“Nolmuş bende de var, daha iyi ya yapışmazsın bana!” dedi.
Kadın o gün sustu.
Susmak onun gideceği yere varabilmek için
Başka yol parası olmamasına bedel tercihiydi.
Minibüs şoförünü affetti.
Hatta ömrü boyunca bütün yollarına çıkıp
Ona sarkan bütün arabalı insanları da affetti.
Ertesi gün alyansını sattı.
Kızına en güzel elbiseleri, en güzel oyuncakları satın aldı.
Kızı büyüdüğünde hiçbiri nasılsa hiçbir yerde olmayacaktı.
Bir gün öylesine yoğun çalışırken
Bir yandan oradaki adamla dertleşirlerken.
Adam birden
“Ben artık hayatıma bir renk istiyorum arkadaşım.” dedi.
Kadın anladı.
Durdu.
“Peki rengin ne?” dedi.
Adam sustu.
Sonra aniden “Çok zor kadınsın çoookkk!
Ya aptalsın ya da fena zeki.” dedi.
Kadın sustu.
Susmak kadının işine tercihiydi, adamı affetti.
Aradan tam üç yıl daha geçmişti.
O yıllar boyunca, ömrü hayatı boyunca bir küçük kardeşi dışında
Ona sadece ve sadece bir tek insan gözlerinin içine bakıp
“Sahi nasılsın?” diyordu.
Kadının işi başından, derdi kederinden çoktu
Bazen onu bile kandırmaya çalışıyordu.
Mutsuzsa bile “İyiyim.” diyordu.
Kadın yalan söylemeyi hiç ama hiç beceremiyordu.
Adam yalan olduğunu anlıyordu hemencecik.
Kadın gözleri gülerek “Gerçekten iyiyim, ya sen?” diyene kadar
Her saat başı, hiç bıkmadan soruyordu.
Kadın bir gece bir rüya gördü.
Adam o rüyada kadının eline ilk defa dokunmuş
Ve kadının elinden alevler çıkmıştı.
Ertesi gün ve iki ay boyunca kadın kendini yeminine sadık kalıp
Yasaklara aşık olmadığını ikna etmekle geçirdi.
Eridi.
İki ayda tam otuz beş kilo vermişti.
Sonra bir gün, yine yoğun yoğun çalışıp dururken
Birdenbire öylece kaskatı donduğunda dört beş kişi,
Onu öylece kaskatı doktora götürdüler,
Doktorun ilk işi, kadının kalçasına diazem vurmak oldu,
Sonra diğer tetkikler derken
“Bağışıklık sisteminin sıfırlandığını,
En ufak bir mikropta ölebileceğini öğrendi.
Kadın sustu.
Ölmemeliydi.
Oysa itiraf etse ölmeyecekti.
Ölmemek için adama itiraf etmek
Ama adamı asla hayatına dahil etmemek,
Hayatından kovmak kadının tercihiydi.
O ara, başka bir adam kadının etrafında koşturmaktaydı.
Yasaksızdı.
Bir gün ansızın “Ben senle olmak istiyorum,
Ama olmaz dersen de dostluğunu kaybetmek istemiyorum.
Hemen düşün, çabuk karar ver ama sakın
Beni hayatından tamamen yok etme” deyivermişti.
Oysa o farkında olmadan, kendine olmazları diretip,
Planotikliğin dibini boylarken, en azından itiraf edemezken,
Ölümün eşiğine geldiği adam evliydi, olmaz, olamazdı,
Kadının lugatında ölüm daha evlaydı.
Kadın sustu.
Düşündü.
“Evet” dedi.
Evet demek onun, öteki kadın olmamak için tek tercihiydi.
Üç gün sürer sanılan sevdalığın üç yıl sonrasında,
Adamın ablasından haber gelmişti.
“Kardeşimi dul karıya yamatmam!” diye.
Kadın adama “İstersen sana ilk gün gibi olurum.” deyiverdi.
Adam durup iki saniye düşündükten sonra
“Ya yosun gözlüyü ne yapacağız?” dedi.
Kadın onu çıktığı yere geri sokamazdı, üstelik bütün bedellere,
Ömrüne bedeldi yavrusu.
Kadın sustu.
Susmak kadının evladına bedeldi.
Tek bir cümle kadına yetmişti.
Gitmişti kadın.
Gitmek kadının tercihiydi.
Onu da, ablasını da, onun yanında dost görünüp,
Ardından etmedik laf bırakmayan, sonradan da kendisi eşini,
Elli yaşındaki adamla aldatıp, baba ocağına dönen kız kardeşini de,
Bütün sülalesini de affetti.
Güvercin yuvasına kondu sonra, o da, olamayacak bir duaya amindi.
Yasaksızdı ama yasaksız olmak sevmelere yetmiyordu.
Güvercinler hep yemlerine sadık kalıyordu.
Adamın kendine ait tek buğday tanesi yoktu.
Zaten unutmaların sonu da unutulmak olmalıydı.
Sonu olamadı.
Olmayacak dualara amin demek kadının kendi tercihiydi.
Affetti güvercin yuvasını da.
Unuttu gitti.
Yıllar geçmişti, kadın artık her şeyin üzerine,
Adını yazacak kadar tozları birikmişken.
İlk sevdası, anası, artık zor zamanlarındaydı.
Sağlıcağa yakınken herkes elbette yanlarındaydı,
Hele en sevdiği kardeşi!
Onun için şirketini bile batırmıştı.
Artık güç kalmamıştı hiç kimsede.
Kadındaysa takat hiç yoktu!
Kime yüzünü ilk defa eskitip yardım dilense
Herkes lafa “Ah! Evladıımmm!” diyerek başlıyordu.
Bunalımın dibinde buhranlarının sonundaydı ki,
Biriciğini her gün uyarısına rağmen,
Yosun gözlü kendi ergenliğinin haklı hesaplarındaydı.
Kadın çıldırdı!
Bir gün, artık, ona yetemediğini düşündüğü anda
Fındık kabuğuna dolmayan bir sebeple, hem de sadece kızına,
Söz verip verip odasını toplamıyor diye bahaneyle,
Ömrünce ilk defa küfürlü bir tek cümle etti gözlerinin o yosununa ;
“Madem öyle siktir ol git evimden!” dedi.
Kızı çekip gitmezden önce son kez,
O güzelim yosun gözlerini yaşarttı kapıda.
Kadın onu döve pataklaya “Gel buraya kraliçeemmm!
Ama kraliçelerde azıcık iş yapmalı!” demedi.
Sustu.
Susmak kadının evladına artık yetememezliğine tek çaresiydi.
Kızını daha o anı da affetti.
(Rahmetlim! İlk sevdam, canım anam!
Sakın ha oralarda gücüne gitmesin!
Bilirim, seni, sen daha bana,
Sana aldığım hediyelere bile kendi istediğin renk olmamış diye
Aylarca küserdin de ben gitmezdim.
Bilirim sen en çok benim onu, beni en ilk terk ettiği,
O ilk günden affedişimi anlayamadın!
En çok, yosun gözlüme küsüp gittin beni öylece terk etti diye!
En çok, en son benim senin yanında oluşuma ezildin.
Etme!
Ezilme!
Hiç, et tırnaktan kopabilir mi?
Etimi tırnağımdan gerçekten söktükleri bir gün
Bunun ne demek olduğunu gayet iyi öğrendimdi ben çok önceden!
Sen topallamalarımı yine tırnak batmalarım sanıyordun üstelik!
Bir de bana üzül istemedim, hayalimde hep üzülürdün çünkü!
Çok sonradan öğrendim ki meğer sen daha aşıkmışsın ya bana!
Bana küs olduğun zamanlarda
Pencereden bakıp üstüme, başıma baktığını da çok sonradan öğrendim.
Bir bana bakıp, bir de gökyüzüne bakıp,
“Peh gene götü başı açık ..... donar bu kızın bu havalarda!
Sonra da hasta olur, minnet de etmez kimseye de,
Öylece aç susuz
Yatağında ölü gibi yatar!” cümlelerini de çok sonradan öğrendim ana!
Keşke ben ansız zamansız düşüp düşüp, olmadık yerlerde bayılıp,
Ağzım, yüzüm, çenem, kan revan içinde sana geldiklerimden birinde olsa bari
Artık pencereleri bırakıp yüzüme şefkatle baksaydın!
Senin analıktan anlayamadığın tek şey buydu ey ilk sevdam!
Ben kızıma siktir çekerken bile her anını saymak zorundaydım!
Yolu es kaza gitmesini istediğim yer değil de başka bir yer olsa
Anında dibinde olurdum ana!
Sana bir sır vereyim mi?
Saymalarım da da en çok, hayattan fazlaca yorulduğumda,
İstiklal Caddesi yürüyüşlerim kadar sapmış!
Gidişinde öyle bir bakış gitmişti ki!
Kendini benim beni bulduğum yerde bulmak isteyebileceği
Hiç mi hiç aklıma gelmemişti.
Sonradan öğrendim onu da!
Yani ana!
Yeterince sevebilirsen ve sevdiğini yeterince gösterebilirsen,
O puşt oğluna sevdi diye kanmıyor hiçbir genç kız,
Yeterince koruyabilirsen ve her anında arkasında durabilirsen de,
Mademki akrebim alacak namusumu kirleten,
Bari bu alsın da demiyor, üstelik...
Gerçekten bembeyaz oluyor
Bütün dantelalalı ceyizlerle o güzelim çocuklar!
Gerçi zaten hepsini artık doğru görüyosundur ya!
Yani ana!
Dur hele anlatacağım onu da!”)
Aylar geçiyor, kadının ilk sevdası gün geçtikçe soluyordu.
Canının son damlaları, kanının son damarları
Her gün daha çok patlıyor, çekiliyordu!
Kızı yoktu artık senden başka hiçbir şeye bila bedel,
Ona dair duyuyor, öğrenmesi gereken yerlerden her şeyi,
Onun cephesinden olmasa da öğreniyordu.
O, orada daha mutluydu.
Tam yedi ay, kızı, anasının ona ilk ettiği küfürlü cümleye bedel,
Sesini bile aramamıştı anasının!
Peri gittiğinden beridir özlemek daha nice kelimeydi!
Kadın sadece susmadı bu sefer!
Bildiğin anırdı hayata!
Bunu, bu gidişi öylece, affedebilmesini de hiç anlamadınız oysa!
Oysa kadın!
Onu karnında hissettiği o ilk anadan beridir,
Hemen her gün o kadar çok!
“O olmasa!” diyordu ki farkında olmadan!
Kızı hep yanlış anlıyordu bunu,
Yosun gözlüm olmasa ben yaşamayı tercih etmezdim bu kesindi.
Kızı bıkıyordu, anasının ona her gece usanmadan,
Kızı uyumadan önce daima ninni gibi,
“Hiç kimse, ben dahil, benim yosun gözlümü hayatından
Bila bedel yok sayamaz,
Bir gün sana siktir çeken anan bile olsa,
Ardına bile bakmadan olabileceğin en güzel,
Sana en yakışan hayata ak bebeğim!” diyordu.
Anası kızına ilk defa fütursuz bir küfür etti,
Kızı kapının önündeydi,
Ah nasıl yalvarıyordular o gözler,
Kızı anasına "Sarılsana!" diyordu.
Anası kızına "Sarılsana, ben seninim, gidemem bir yere!" diyordular.
Kızına gururu fazlaca zerk etmişti, belli ki gidecekti.
Kızının son bakışından itibaren affetti.
Elbette sustu kadın, bu kızının yeni geleceğine bedeldi.
Aylar sonra;
Silivri Anadolu Hastanesinin kamelyasında
Herkesin ötesinde biri çekti onu kenara!
O biri, sadece biri değildi!
İlk okul ikinci sınıfı anacığının diretmeleriyle okutmaya başlatılıp,
Beraberce denk geldiği,
İlk okulun ikinci sınıfına denk gelip okuduğu dayıcısıydı o.
Hani şu yılar sonra Bahçeli evlerin bahçesi bize yasak olan
Sadece iki göz kapıcı dairesinde ikinci göze sadece iki çekyat sığar,
Çek yatlardan birine iki erkek kardeşi yatar,
Diğerine dayıcısı yatar, aradaki boşluğaysa kız evladı ya o!
Bir süngerle sığmaya çalışır fedalarımız dayıcısı.
“Yeğenim! Tamam anladık her şeyden ablam için caydın,
Bütün paralarını bu gereksiz azmine harcayacaksın da eeee!
Buranın gecesi iki yüz elli lira!
Yani biz ne vakit köye gidelim?” dediği anda!
Kadının aslında parasının son anları, anasının son vakitleriydi.
Doktoruna danıştı, mademki ölüm bile pazarlıklıydı.
Onların hesabında olmayacaktı bu iş, acılarla ölmeyecekti ana’m!
Kadın hastanenin muhasebecisine gitti.
Bankasına ait hesabı ve şifreyi verdi.
“Bu para bitince son kuruşuna kadar,
Ancak o vakit, anam buradan evine gitmek isteyecek” dedi.
Şaşırdılar tabi, bu bütün hastane için,
Hemen her gün duydukları aile baskılarına,
Ecele acılı razı geliş değildi.
Bütün sülaleye inat ilk tek başına eylem ve bila bedel bir vazgeçişti.
Gecelik ücretin yarı parasına anamı yirmi gün daha yaşattılar.
Akrabalar anamın ormanlarında zambaklarını,
Yaylarında sümbüllerini koklaymayı bırak,
Çoktandır göremediği köylerinde mangallar bile yaptılar,
Ormanlardan kirmitler (mantar çeşidi) bile topladılar,
Akşam olunca köy odasının kuzine sobasında,
Tam da anamın sevdiği gibi,
Güzelce, suyu aka aka pişirip yediler,
Anamın o en sevdiği kaldırıklardan zıbıç turşusu bile yaptılar
Anamın artık olmayacağı kışa, bulgur pilavlarıyla yemek için.
Bunlar hep anamın ölmesine
Benim yüzümden sayılamayan günlerinde oluyordu,
Tam da anamın onlara her seferinde hasretle sorduğu gibi de,
Ballandıra ballandıra sanal alemlerde boy boy resmediliyordu!
Ama bir cenazeyi bile doğru anda doğru karşılayamadılar.
Ölmemesi için, son nefesini olsa huzuruna direnen biri vardı çünkü!
Sonra kadın bitti!
Tıpkı sekiz ay önce kızına yetemeyeceğini anladığı gün gibi!
Para bitti.
Hepsi!
Birden bitti!
Kadının ömrü hayatınca sigarasını ilk defa birileri aldı.
Ağılı gözyaşlarını ilk defa biri sildi, bedelsiz!
Bir bayram sabahıydı, son kere o gün ,
Yoğun bakımdaki anasının son kez,
Henüz damarlarında kan dolaşmaktayken.
Ellerinin parmak uçlarını öptü teker teker önce.
Sonra ayak parmaklarını teker teker, koklaya koklaya öptü her birini,
Sonra yine ellerine döndü.
Onların parmak uçlarını da öptü yine teker teker.
Bembeyaz çarşafı açtı, babasından sonra o ilk öptüğü o apak memelerini,
En ilk emdiği göğüsleri bu sefer açlıkla değil de
Doygunlukla öptü teker teker.
Öperken kirpiklerinden tek damla yaş akmıyor,
Yüreğinin bütün kepenklerinden kanlar sızıyordu.
Sanki o ilk çeyizi, bir kavanoz içinde,
Nikahının olacağı gece sessiz çığlıklıklarla,
Tuvalette mavi bir leğene düşürüp,
Ya bana inanmazlarsa diye,
Onca acı içinde,
Acı gözyaşlarının zehrini içine akıta akıta,
Elleriyle yakalayıp,
Henüz iki aylık bi ceninin ölü pıhtısını,
"Periimmm!" diye diye kimseler duymadan,
Bir konserve kavanozuna koyup,
Olur da dirilirse diye de
Bolca kan doldurup,
En kıymetli çeyizinin ortasına koymuş gibiydi,
Daha akşama, daha sabaha ne kalmıştı ki...
Bitecekti,
Hepsi dinecekti.
Evlendiği gün gibi,
Apak gelinliğiyle içinin içi kanarken,
Beline al kuşağın namusu!
Hiç değilse sevdiği adamdaydı!
Gururla, akşama kadar salınacaktı o gelinlikle cümle aleme!
En son...
Anasının belindeki o yatak yarasının apak teninden öptü kadın.
Bilseniz, peri kadar kırmızı, peri kadar gelindi anasının yatak yarası!
En son kendi elleri titreye titreye pansuman ettiği gazlı bezdeymiş gibi
Öylece kırmızı kurdelesi içinde duruyordu.
O Peri cenin halinde anasının kuyruk sokumunda öylece kanıyordu.
Hiç kimse görmedi.
Kadının mırıltıları sustu.
Dünya bir alem oldu.
Doktorlar geldi kadının yanına aniden, hemşireler...
Sanki anası değil de kadın ölüyordu.
Durdurdu kadın hepsini ve bir kere olsun konuştu.
“Rahat bırakın bizi annem köye gidecek bu gece!
Vedalaşıyoruz biz” dedi.
Doktorlar sustu.
Hemşireler sustu.
Kadın sustu.
Susmak, çırpınmamak kadının kendi mecburi tercihiydi.
Kadının ilk bebeği anasının kuyruk sokumunda öylece ölü gizliydi.
Kadın bütün doktorları, bütün hemşireleri affetti.
Sonrasını hatırlamıyordu, ne kadar yürüdüğünü de.
Bayrampaşa’dan oraya kadar yürümüştü işte.
Gelememişti kendine son vedanın o son ansızlıklarından.
En son hatırladığı soluğu Cankurtaranda aldığıydı.
Bayramın o ilk günü, ilk gördüğü tekelden bir poşet dolusu içki aldı.
Cankurtaranın arka sokaklarında içti...içti...içti...
Cancağızını baktı telefonundan
Son bir gayret beni toparlayıp alır mı buralardan diye.
Cancağızı bambaşka alemlerdeydi.
Kadın sustu.
Susmak kadının kendi tercihiydi.
Cancağızına o gün ilk defa en çok o gün kırıldı.
Susmak, ısrarla aramamak kadının tercihiydi o gün,
Ona ilk defa kırılmasına rağmen de onu da affetti.
Sonra yüreği yufkadan incecik bir adam vardı.
Tam da anasının öleceği gece böylece sokak aralarında
Kendinden geçmiş bir ayyaş gibi bulunmamalıydı.
Adamı aradı.
Adam “Nerede olduğunu söyle çabuk!” dedi sadece,
En hızlısından kadının yanına geldi,
Ellerini tuttu, düştüğü yerden kaldırdı.
Oysa kadın zaten ayaktaydı.
Ruhunu bile görmüştü adam.
Yere düşen kadının ruhuydu onu bile toparladı.
O gece bitmeden az önce kadının anası öldü.
Kadının son şefkatli omzunu öptüğü ana,
Adamın üzgün, kadını teselli eden sözler söyleyen anasının omzuydu.
Adam kadını uçurdu kadının anasının morguna!
Kadın anasının yüzü açılır açılmaz yüzüne kocaman bir öpücük kondurdu,
Zaten onun anası olduğundan hiç mi hiç şüphesi yoktu.
Henüz bütün burnundaki o kokular son öptüğü parmak uçlarıydılar.
Kadın sustu.
İçinden onunla vedalaştığına, bir daha gelemeyeceğini söylediğine,
“Gideceğin yer cennetse gidebilirsin artık anam!
Takatim tükendi benim.” dediğine özür dileyerek,
Henüz donmamış ellerin parmak uçlarını öptü teker teker,
Ayak uçlarını öptü yeniden teker teker.
Özür diledi tekrar anasından daha da parası kalmadığı için.
Hatta ona bir erkek evlat olarak doğamadığı için.
Hatta ona bütün o korkuları yaşattığı için.
Hatta onu doğuracağına duvarlara taş olamadığı için.
Adam kapının ötesinde kadının ilk ve son artık susamayışına ağladı.
Kadın sonunda sustu adam kirpiklerinden düşmeden gözyaşlarını
Parmak uçlarıyla yakalayıp sakladı onu,
Kadının ailesinden bile çok içi acırken.
Sabaha kadar yanında kaldı kadının hem de elleri ellerinde.
Hiç kimse görmüyordu.
Ya da görmeye cesaret edemiyordu!
Adam beklenmeyen bu sona hiç mi hiç hazır değildi...
Hepsi, her şey kadının tercihiydi.
Adam sıyrılınca bunca ona hiç de lazım ve gereği olmayan acıdan.
Gidiverdi.
İpotekli bir sevda ise zaten ona hiç lazım değildi, kadından sıyrılıverdi.
Adamı, o gün, o an aramak kadının tercihiydi.
Adamı öylece en yürekten ve en ilk affetti.
Sonra evlerine döndükleri bir gün kadın babasını gördü.
Yaşlanmış, çökmüş, ihtiyarlamış,
Sanki daha iki hafta önce,
Kanserin evrelerinden teker teker her gün çürüyen anası için
“Bu ne zaman ölecek şimdi,
Daha masraf edecekmiyiz ki?” diyen o baba değilmiş gibi!
Anası, o henüz altı yaşındayken guatr ameliyatına gittiğinde,
Kızına el sürmeye çalışan o baba değilmiş gibi!
Öz kızının namusunu söndürmeye,
Kendisi ezanla sağ ve sol kulağına okuduğu kızının kendi koyduğu adını,
Kızı bir daha hiçbir sesten duymak istetmeyecek kadar,
Kendini, o küçük kızda,
O geceki çığlıklarla öldürten o baba değilmiş gibi!
Yüzükoyun yatmış artık anasının orada olmadığı yatağına uzanmış öylece.
Hıçkıra hıçkıra ölmekteydi.
Kadın öylece susup seyretti.
Tek laf etmedi.
“Sen ölseydin.” bile demedi.
Babasına diyemem, kelime dimağıma ihanet gelir ancak!
İnsana acıdı kadın.
Sustu.
Susmak kadının tercihiydi.
Önce hayatına,
Hayatı boyunca bütün olanların sorumlusu olan kendini,
Sonra hayatına dokunan herkesi ve en son babasını.
Affetti.
Kimlikte yazgılı olan adını bile affetti.
Hikaye bitti.
Şimdi şiir kuşanıyor kimsesizliğime, çetrefilli, bol betimlemeli,
Afilli cümleli tüm silahlı cengaverler!
Yüreğimin yaman yanını arıyorlar.
Çelikten kanlarla alaşımladım oysa
O kalplerimin odalarını teker teker ben!
Artık öylece sızmak kolay mı!
Yolumu, yönümü es kaza şaşacak olsam;
En çok, en son....
O beyaz saçlı bir adamın ömrümden son gidişini hatırlarım.
Susarım.
Affederim hepsini daha bana dokundurmadan hem de.
Affettim.
Affetmek, elbette kolay değildi.
Adım Nurten, adımı affettim.
Bir kere daha biri yüreğimi üzecek olsa adını,
Türkiye Cumhuriyetinden silerim.
“Adı nüfusa meçhul bir ölüm kaydı olsun.” diyecek kadar
Affetmelere de son kertedeyim.
Üstelik artık çok şükür ki çok daha iyiyim.
Artık sadece sabahları gülümsemiyorum mesela
Gece yatmazdan önce bile
Aynaya son kez bakıyor,
Kirpiklerimin altındaki bütün sülaleme
Hayatıma yanlışlıkla olsa da dokunmuş bütün insanlara
İçimden, dışımdan, hepinizi affederek gülümsüyorum.
Hakkım....
(Bir kocaman essss! Üzgünüm küçük de bir yutkunma)
Hakkım helaldir herkesime!
Ama mümkünse de bir daha aynı hayatı yaşamayayım,
Şimdi son kez yakıyorum geçmişimi,
Daha yaşanacak yeni bir hayat var.
Cemre.Y.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

"Kitap'sızım Ben!"

..."Kitap'sızım Ben!"....
Benim gerçekten kitap basmak gibi bir isteğim yok!
Hikayesi de şu ki; Yıllar önce İstiklal Caddesini
Amaçsız yalnızlığımda yürürken
Yine bir karar arefesindeyken
Bir ses duydum ve tüylerim diken diken oldu!
Aynen şöyle diyordu;
Siyah melon şapkalı,
Elinde beş-on kitap olan o genç adamın sesi
"Şiir sever misiniz efendim,
Kendi yazdığım şiirlerim bunlar,
Okumak istemez misiniz?"
O gün karar verdim ki
Ben yazarsam roman yazmalıydım.
Yoksa bu ülkenin şartlarında üstelik bir bayan olarak,
O adam gibi olmak istemezdim asla!
Nihayetinde geçen hafta
İstiklal Caddesine gittiğimde hala aynı cümle ile
Bit pazarı malzemesi yapıyordu adam elindeki kitapları!
Ne o gün, ne de bir başka gün almadım kitabını…
Kim bilir belki de harika dizeler vardı içinde.
Oysa ben yüreğimden dökülenleri öylece
Öylece haraç mezat satamazdım
Çalanlara da savaş açardım.
Bu sebepledir ki benim hiç kitabım olmayacak.
Üstelik hoşuma da gidiyor
Herkese "Kitap'sızım ben!" demek.
Cemre.Y.

4 Haziran 2017 Pazar

Ulan! Kendimden Bile Çok Yalnızım

...Ulan! Kendimden Bile Çok Yalnızım...
Yalnızlığımın...
Etten duvarlı labirentlerinden birindeyim
Eskiden bunca kalabalıklı
Issızlığımda kaybolduğumda,
Günün herhangi bir saatinde,
İstiklal Caddesine atardım kendimi,
Tünele kadar yürürdüm önce boydan boya.
Gelip geçen insanlara çarptıkça,
Azalırdı beynimdeki uğultular.
Sonra arasına dalardım sokaklarının
Bütün dertlerimin cevaplarını arardım,
Eski dükkanların camekanlarında.
O çok gurur duyduğum yön duygumu
Kaybetmiş olurdum mutlaka bir çıkmaz sokakta.
Caddeye yeniden çıktığımda,
Ayaklarımın altı su toplamış olurdu yürümekten.
İşte o zaman...
Tam da ne yönde olduğumu anlamaya çalışırken,
Melon şapkalı şiircinin,
Şiir kitaplarını satmaya çalışan
Sesini duyardım bir yerlerden.
Onu bulduğumda hiç değilse,
Kesin olan bir kararımı hatırlardım.
Yönümü bulurdum.
Kendimi bulurdum.
Beni bulurdum bende en kalabalık halimle!
Oysa bu aralar yola çıkmak için bile...
Kendimi bulamıyorum!
Apaydınlık zifiri dehlizlerindeyim yalnızlığımın.
Sabah gözümü açıyorum yalnızım.
Kahvaltımı yapıyorum yalnızım.
Çay içiyorum yalnızım.
Kitap okuyorum yalnızım.
Sanal olduğunu beynime kazıdığım bir ekranda,
Gerçek dostluklar buluyorum...
Kahvelerimizi resimlerle yudumladığımız!
Layynn! Yalnızım.
Akşam oluyor, midem kazınıyor,
Bir şeyler atıştırıyorum yalnızım.
Çay içiyorum yalnızım.
Gece çöküyor hüzün başlarıma yalnızım!
Yalnızlığımla dosttum güya,
Bozuşmuşuz nedense...
Açılmış aramız farkında bile değilim.
İki bira açıyorum bize,
En alkollüsünden...
Benim dokunabileceğim birim yok!
Yalnızım.
Artık ellerim sarmak istemiyor
Yalnızlığı çok bol o, omuz başlarımı
Yetmiyorum kendime
Ulan!
Kendimden bile çok yalnızım.
Cemre.Y.

21 Mayıs 2017 Pazar

En Şefkatli Özürler

...En Şefkatli Özürler...
Özür dilerim ruhundan!
Seni hiç merak etmediğim için!
İlk defa “Hoşça kal” ın dokunduğunda kulaklarıma
Haylice de sarhoştum!
Kızıma ilk defa küfür etmiş,
Üstüne de “Siktir git evimden!” demiştim,
O da “Ben sensiz yaşayamam." demek yerine,
Ona tam on altı yıl boyunca,
Ona öğrettiğim gibi bana bile muhtaçsız,
Bana bile minnetsiz
Öylece çıkıp gidivermişti hayatımdan!
Seni tam olarak duyduğumda
O benden gideli tam tamına
Üç ay on altı gün geçmişti
O güne kadar da,
Bir tek özlemli nefesini dahi duyamamıştım
O küfrü edene kadar nefesim olanın sesini.
Dedim ya ruhundan özür dilerim
Seni hiç merak falan etmedim!
Sen sadece kavuşulması
Yokuşlu aşklarıma değil
Etimin tırnağına bile sestin.
Bencildim seni dinlerken!
Ben’din zaten!
Bana neydi, yaşından, yaşamışlıklarından,
Yaşanma ihtimali saman yığını hayallerinden.
Ben çığlık atıyordum buradan!
Sen duyuyordun hepsi buydu!
Ya çok özür dilerim çookk!
Öpsem geçer mi yüreğinin başucundan.
Affedebilir misin en azından beni?
Zira!
Artık aşka dair yorgunluklarımı
Değerlendirmelere bile
Alamayacak kadar yorgun ve pes-li geçişli
Durağımda yine karşıma sen çıkıverdin.
Halbuki artık çoktan kızım anneliğimi değilse de
Dostluk ve sırdaşlığımı özlemişti.
Hatta daha bu gün
“Anneee!
Bırak kahve yapmayı on dakika sonra gideceğim ben
Nolur beni biraz daha sen gibi sev!” demiş ve ben son benliğimi
Ona sarf etmişken ve artık hiç kimseyi,
Kızımı dahi aynı sevemiyorken
Sen çıktın karşıma yine neden?
Ne seveceğim biri kalmıştı oysa,
Ne de özlemim kadar eder birim!
Kalbimin bir odası artık hep kilitliydi işte!
Hani kilit uydursalar es kaza
Kendi cesetlerinin iskeletleri
Duvarlarıma cam kesiğinden
Gün sayarken buluvereceklerdi.
Yıkılacaklardı.
O kapı artık hep kapalı kalmalıydı!
Dirilen mezar hikayeleri gibi oluyordu
Birkaç gündür kalbimin odasından gelen sesler!
Korkuyordum!
Yüzleşmek istiyordum!
Kendi kilitlediğim o kapıyı
Yalnızken açmak istiyordum son kez!
Bir şarkının tınısı ağır aksak
Yükseliyordu gece yarılarıma
Daha önce hiç dinlememiştim!
"Placebo A Milion Little Pieces”
En normal sevgili günüme nihayet yalnız kalınca...
Cancağızımın kederlerini terastaki halıya serdim
Varsın bu gece de yüreğime mühürlenmesinler,
Kızımın bir türlü olamayan
Platonik sevdasını yine terasımdaki
Salıncağımda sallandırdım.
Ben ilk defa sana geldim.
Keşke sana hayran olan olsaydım da
Bütün hayranların gibi olsaydı
Senin dünyana açılan bütün pencerelerim!
Sadece açabildiğini görmekle hayallenen kadar olabilseydim.
Oysa sen kalbimin mahzeninden sesleniyordun bana
Ölmek istemeyen bir kelebek kanadı gibi!
Neden?
Kim bilir bensiz kaç kere daha öldün!
Bilsen ben yüzyıllardır yeniden doğuyorum!
Yoruldun mu çocuk!
Yoruldum...
Biter sandım sen hep içimdeymişsin!
Yanlış anlama ha sakın!
Aşık filan değilim sana!
Hayran da değilim üstelik!
Normal herhangi bir İstiklal Caddesi anketime denk gelsen
Seni sorsalar zaten benim, ne diyeyim ki derdim...
Ki zaten kimse de affedersin ama bir bok anlamazdı!
Ama...
Bana neydi!
Ah benim, bana bu bencilliğim!
Yav özür dilerim.
Sadece bir kere kalbimin içinin içini merak ettim
Bütün odalarımı es geçerek!
Cinsiyeti farklı olsa da benim kendime küstüğüm o yaşta
Küçücük bir çocuk gördüm...
İçim o çocukla o kız,
Kesin misket oynamış bir yerlerde, ya da yakan top.
Kız can’ları tutmaktan korkmuş hep!
Korka korka birkaç can ancak tutmuş!
Tutmuş onu da o çocuğa hediye etmiş!
Oysa çocuk bütün canları tutup
Cansız olanların hepsine hediye etmiş!
Can’ın bende hep kalmasın be çocuk!
Ben emanet canla pek yaşayamam!
Ki sende belli...
Yoksa!
Şu saatte kimselerimin görmediği
Kilitli kalbimin odasından neden ses edesin ki!
Yüreğinden öpüyorum yetmiyor çocuk!
İlk doğduğun andan başlasam,
Teninin cennet kokusundan itibaren.
Hani masallardaki gibi olsa
Herkes bir dilek dilese bütün meleklerden
Benim iki hakkım olsa...
Kızımın ve senin ilk anından itibaren
Ayrı karınlarda var olsanız bile
Taa ki siz başka, daha güzel bir dünyaya gidene kadar.
Yaralarınızı öpsem ayak uçlarınızdan
Kafanızın en bıngıldağına kadar!
Çocuk!
Çocukluğumuzdan da özür dilerim.
Yaralarının hepsinden
En şefkatli özürler ile öperim.
Cemre.Y.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Bitemiyorsun Ey Sevgili

...Bitemiyorsun Ey Sevgili...
Ben senden değil sevdiceğim,
Kendimden kaçmaya çalışırken,
Yüreğimde ince bir sızısın, kanıyorsun,
Kanıyorum, kanıyoruz sızı sızı.
İstiklal Caddesinin orta yerinde,
Bir elimde kahvem, diğerimde sigaram,
Herkes beni yalnız sanırken ve ben aslında
Seninle baş başayken içimde,
Gözyaşım "Damlarım şimdi ince bir çise gibi" diye
Beni tehdit ediyorken,
Ben onları oyalamak için
Galatasay Lisesi'nin parlak ışıklarına dalıp
"Kimbilir kaç tutsak ruh var orada da benim gibi" diye
Düşünüyorum.
Birden onlarca martının
Kanat çırpışıyla dokunuyorsun ruhuma.
Sen başkasına gittim sanıyorsun ya şimdi beni.
Sana göre başka hayatlar yaşamak istemek kadar
Kolay, sıradan, tensel ve sığ ya sevda denen şey
Arkanı dönünce bitilir, gidilir,
Geniş bir pavyona benzer ya yürekler,
Herkesi hemen kabullenilir ya
Unutmayı denemek bile kolaydır ya
Tüm yaşananları, sana göre
Sen başkasına gittim sanıyorsun ya şimdi beni
Bir dokun yüreğinin tam ortasına, oradayım,
Tam kalbinin attığı yerde
Bitmiyorsun sen bende
Bitemiyorsun ey sevgili
Ve bitmeden başlayamaz
Yeni bir şey bende hiçbir zaman ve hiçbir uçarılıkta.
Bazen sıcağımın ortasında,
Serin rüzgarım oluveriyorsun.
Bazen kışımın ayazında cehennem ateşim
Ve ben kalabalığın orta yerindeki iki kişilik yalnızlığımla
Sensizlik
Cennet demekse ve sen cehennemde kalacaksan
Senin cehennemin benim cennetimdir diye haykırdım
Sadece martılar duydu orada ne işleri vardıysa.
Gökyüzüne bir kalp çizip gittiler.
Kimse duymadı, sen duymadın.
Cemre.Y.

7 Nisan 2017 Cuma

İstanbul'da Yıldız Yok!

...İstanbul'da Yıldız Yok...
Ve ben asla o kadar büyüyemiyorum...
Annem ilk defa bizi terk ettiğinde
Hem de kışını, hiç bilmediğimiz diyarlara
Her yaz ailece olduğu gibi
Tatile gidiyoruz sanıyorduk biz!
Kardeşimi dedemlere bıraktı,
Beni ise amcamlara.
Zemheri ayazı bir kış sabahında
Biz yarın, yaz gelecek sanıyorduk!
Yarın yaz gelecek ve biz kardeşimle yine
Köyümüzün merasında
Sırt üstü yatıp çimenler üstüne
“İstanbul’da neden bu kadar
Yıldız yok ki?” derdinde oluruz sanıyorduk!
Gerçi ben anlamıştım!
Annemin…
Hatırladığım…
Beni ilk kokulu öpüşüydü o!
Saçlarının üzerinde,
O zamanların
Nereden gelirsen gel ama o köye geldiysen
Olmazsa olmazı kara bürüğü,
Üstünde ödünç alınmış köy bluzu
Altında çiçekleri
Bahardan önce açmış basma eteği ile
Zaten beni terk eden o kadın annem değildi!
“Gitme Anne'm!” diye ağlarken ben ardından
Her adımında
Arkasına bakıyor ve öylece ağlıyordu!
Kumarbaz bir adamın bir çare karısıydı o!
Ve şehir…
Çocukları, hiç mi hiç sevmiyordu.
Çocuğun varsa çalışamıyordun!
Üç köyün bir okulu vardı,
Bir okulun,
Beşerli sırası olan tek sınıfı,
Ortada bir soba,
Her sıra, ayrı sınıf demekti.
Ben dörde gidiyordum,
Kardeşimse üçe!
Neyse ki orada bari sınıf ayrımı yoktu aramızda!
Annemizin ayda bir, çuvallar dolusu
Bütün sülaleye yolladıkları içinde,
Bize ayrılmış küçük bir valiz olurdu hep!
Nedense,
En ilk onlar kapışılırdı
Kendi akrabalarımız tarafından!
Üşürdü ellerimiz,
Parmak uçlarımız morarırdı bazen!
Erkek olmasına rağmen küçüktü kardeşim
Ağlardı ellerini üfleyerek!
Yan sıradan uzatırdım ellerimi
Ne kadarsa bütün sıcaklığımı yollardım ona
Dersi bırakıp delik ayakkabılarını çıkarıp
Öperken ayaklarını,
Parmak uçlarından.
Öğretmenimizin bile,
Gözleri yaşarırdı bazen de
Alırdı bizi soba yanına!
Şehirliye torpiliyle suçlanırdı haksız yere.
İşte o zaman
Zangır zangır titreyerek ve ağlayarak
Tahtaya çıkar ve İstiklal Marşını okur gibi
Bağırırdım hepsine sus pus olup dinlerlerdi.
“Söz” derdim onlara
“Yemin olsun, and olsun, ahdolsun ki size!
Annem bir gün bizi buradan alırsa!
Hepinizi bizim okuduğumuz
Kaloriferli sınıflarda okutucam ""Söz!""
Hiç üşümeyecek elleriniz, ayaklarınız!
Ayşee!
Hani bana sorup durduğun o kokulu silgi var ya
Bıkacaksın onlardan "Söz!"“
Evet!
Büyüdükçe kaçtım!
Şimdi de kaçıyorum
Bütün köy çocuklarından köşe bucak!
Tutamadığım ilk ve son “Söz” ümdür onlar!
Ne kadar ucundan tutmaya kalksam
O kadar çoklar!
Ve ben asla o kadar büyüyemiyorum!
Cemre.Y.

2 Nisan 2017 Pazar

Çok Yalnızım

...Çok Yalnızım...
Yalnızlığımın…
Etten duvarlı labirentlerinden birindeyim
Eskiden bunca kalabalıklı
Issızlığımda kaybolduğumda,
Günün her hangi bir saatinde,
İstiklal Caddesine atardım kendimi,
Tünele kadar yürürdüm önce boydan boya.
Gelip geçen insanlara çarptıkça,
Azalırdı beynimdeki uğultular.
Sonra arasına dalardım sokaklarının
Bütün dertlerimin cevaplarını arardım,
Eski dükkanların camekanlarında.
O çok gurur duyduğum yön duygumu
Kaybetmiş olurdum mutlaka bir çıkmaz sokakta.
Caddeye yeniden çıktığımda,
Ayaklarımın altı su toplamış olurdu yürümekten.
İşte o zaman...
Tam da ne yönde olduğumu anlamaya çalışırken,
Siyah melon şapkalı şiircinin,
Şiir kitaplarını satmaya çalışan
Sesini duyardım bir yerlerden.
Onu bulduğumda hiç değilse,
Kesin olan bir kararımı hatırlardım.
Yönümü bulurdum.
Kendimi bulurdum.
Beni bulurdum bende en kalabalık halimle!
Oysa bu aralar yola çıkmak için bile...
Kendimi bulamıyorum!
Apaydınlık zifiri dehlizlerindeyim yalnızlığımın.
Sabah gözümü açıyorum yalnızım.
Kahvaltımı yapıyorum yalnızım.
Çay içiyorum yalnızım.
Kitap okuyorum yalnızım.
Sanal olduğunu beynime kazıdığım bir ekranda,
Gerçek dostluklar buluyorum...
Kahvelerimizi resimlerle yudumladığımız!
Layynn!
Yalnızım.
Akşam oluyor, midem kazınıyor,
Bir şeyler atıştırıyorum yalnızım.
Çay içiyorum yalnızım.
Gece çöküyor hüzün başlarıma yalnızım!
Yalnızlığımla dosttum güya,
Bozuşmuşuz nedense...
Açılmış aramız farkında bile değilim.
İki bira açıyorum bize,
En alkollüsünden...
Benim dokunabileceğim birim yok!
Yalnızım.
Artık ellerim sarmak istemiyor
Yalnızlığı çok bol o, omuz başlarımı
Yetmiyorum kendime
Ulan!
Kendimden bile çok yalnızım
Cemre.Y.

Bağımlılık...Onu Da Kuşlar Yesin

…Bağımlılık...Onu Da Kuşlar Yesin…
O, Aç olmasa!
Kafası beş milyona milyarderken
Eğilip o mısır tanelerine…
Tenezzül etmezdi.
Bugün güneş beni çok sevdi.
Her yeni güne umutla uyandığım her sabahımda olduğu gibi,
Sosyal medyalardaki şahsi sayfama ve şiir sayfama,
Mutlu ve umut yüklü bir "Günaydın." mesajı tutturdum.
Sonra standart iş arama işime başladım.
Bütün iş arama sitelerindeki, bütün ilanlara tek tek baktım
Ve bana uygun gördüklerime başvurumu yaptım.
Sonra Güneş hafif bir rüzgar yolladı perdelerimin arasından
"Kahveni yap, kitabını kap gel, tam salıncak zamanın." dedi.
İçime geçen yazdan çalıntı ergen bir sevinç zıpladı.
Hemen giydim şortumu, askılı bluzumu geçirdim üstüme.
Bol köpüklü sade bir Türk Kahvesi yaptım.
Tam terasıma çıkacakken bakmakla,
Görmek arasındaki o ince nüansla
İlgili musmutlu bir şiir daha tutturdum paylaşım sayfama.
Kapattım bilgisayarımı ve kahvem soğumadan dışarı koştum.
Aslında okumakta olduğum kitap biraz sıradan gelmişti bana.
Çok kısa ve net ve basit cümlelerle devam ediyordu.
Sıkıldım sıkılmaya da...
"Benim bilmediğim bir şeyler olmalı mutlaka!" diye
Kendimi ikna ederek devam ettim okumaya.
Zaten başladığım hiçbir kitabı yarım bırakmazdım ki ben.
Kitap alırken başını, ortasını ve sonunu okuyarak almayı ise
Özeti öğrenip, kitaba ihanet etmek saydığımdan
Sadece ön ve arka kapak sayfasını okuyup alırdım kitaplarımı.
Reklamlar hiçbir zaman doğruyu yansıtmaz zaten.
"Sofie'nin dünyasını" da
Normal ama kalın bir kişisel gelişim kitabı sanarak
Tatile giderken çantama koymuş ve bütün tatilimi
Denize karşı bütün felsefecilerin
Bakış açılarının özetlerini
Okuyarak geçirmiştim.
O değil de, kumsaldaki insanların
Bana uzaylıymışım gibi bakışları görülmeye değerdi.
Zaten sahilde kitap okuyan iki-üç insan var.
Onların ellerinde de
Yılın en trend kitaplarının kapakları gökyüzüne bakarken,
Benim kalın kitabım,
Şekilden şekle giriyordu ben onu okurken.
Bir onu unutmam,
Bir de uzun bir yolculuk esnasında
"Tolstoy" u okurken muavinin gelip
"Abam Kırk Haramilerde var mı o kitapta?" deyişini.
Neyse işte, ince bir kitap daha ne kadar sıkabilirdi ki beni,
Son sayfaya gelene kadar.
"Geldim. Bitti." diyordu son sayfanın son cümlesinde.
Zaten kitap uzun cümlelerden çok böyle kelimelerden oluşuyordu.
Tam Güneş yüzünü bulutlara gömerken aşağıdan kapı zilim çaldı.
En üst katta oturuyor olmama rağmen
Öyle kanıksamıştım ki alt kattakilere gelenlerin de
İlla benim kapı zilini de çalmalarını,
Kılımı bile kımıldatmadım.
Kapı zili tekrar öterken
Annemin arkadaşı adımı seslendi bu sefer!
Hemen fırladım yerimden
"Birine bir şey mi oldu acaba?" diye.
Öyle ya bana kimse gelmezdi mahalleden.
Annemin en sevdiği arkadaşlarından
Ayla!
(Ne olur, ne olmaz rumuz isimleri koyayım ben) abla!
Her zamanki gülen yüzüyle
"Haydi çay demledim, bugün komşu günlerimizden biri,
Yengen ve diğerleri de var,
Ama bak itiraz istemem." dedi.
Ne yalan söyleyeyim, her zaman,
Annemlerde olduğunda sıkıcı bulduğum
Bütün bu bu eylemler zinciri
Bu sefer çok ama çok mutlu etti beni.
Hemen duş aldım.
Ev hali ama özenli kıyafetlerimi
Geçirdim sırtıma uçarak gittim.
Öyle ki selam sabah faslında neyse ki
Altın günü tarzı yemeklerini yemeye
Yeni koyulmuşlardı hepsi!
Yoksa öpüşme faslında kalbimin gümbürtülerini duyabilirlerdi.
Zaten!...
Yemeğe başlanmışsa eğer,
Selam sabah faslı ve öpüşmeler
Yemek sonrası yapılırdı annem öğretmişti.
Ayla abla, sanki beş-altı hatuna değil de
Bütün mahalleye yapmıştı
Çeşit çeşit poğaçaları,
Börekleri, mercimek köfteleri, mayonezli salataları,
Yareppim yok yoktu sofrada.
Hemen koca bir tabak da bana hazırladı.
Yanında da çay.
Belkıs ablanın gelinleri
İlk defa beni öyle bir mecliste görmüşlerdi.
Şöyle bir baktılar bana.
Hep bir ağızdan "İyi ama Sırma abla yemez ki şimdi,
Kesin rejim yapıyordur o." dediler
Mercimek köftesini limonlayıp özenle marula sararken
Onlara dedim ki; "Hiiççç kusura bakmayın.
İnsanlar bunca emek edecek,
Maharetlerini bizlere sergilemek için
Canını dişine takıp sabahın körü kalkıp
Fırın fırın hamur işi yapacak ve biz
""Ah biz rejimdeyiz"" deyip ona hakaret mi edicez yani!
Hakaret mi edicez yani?
Öyle de bir yerim kiiii,
Rejimimi bu yemeklerden sonraki günlerde
Evimde yaparım ben." dedim ve yuttum köfteyi,
Sonra yumuldum böreklere.
"Aaa! Biz hiç böyle düşünmemiştik,
Hakikaten bize gelenler yemeyince nasıl da kuruyoruz,
Acaba beğenmediler mi?" diye
Bir avaz itiraf ettiler.
Esma olan "Ama yersek de
Bu sefer görgüsüz diyorlar ya Elif!" dedi.
Tatlı çöreği avucuma sarmışken
Ayla ablanın yüzüne baktım
O kadar mutluydu ki
Yaptıklarının lezzetini hissederek yiyen birini gördüğü için.
(Oysa en son yengemle üç ay önce Nesrin yengelere
Gittiğimizde görmüştüm böyle bir sofrayı ben.)
Afiyetle yemeye devam ederken
"O zaman şöyle yapacaksınız,
Birincisi sık sık bu tür eylemlerde bulunmayacaksınız.
Evine gittiğiniz ve evlerinize çağırdığınız insanlar
Sizi yargılamayacak insanlar olacak.
Seçecek ve seçileceksiniz.
İkincisi zaten yemeye, içmeye gideceğiniz bir yere
Sanki ultra lüks bir restoranda rezil olmak istemiyor muşsunuz gibi
Önceden karnınızı tıka basa doyurup
""Ay biz rejimdeyiiizzz!"" geyiği yapmayacaksınız!
Siz gidince sizi ağırlayan insan,
Onca yaptığı şeye bakıp bakıp ""Bu mu yani?"" demeyecek.
Rejim yapıyorsanız evlerinizde bol bol yapacaksınız.
Zaten gerçekten yediğine içtiğine dikkat eden
İki üç gün unlu mamüllerden uzak durarak bu işi kotaracağını bilir.
Üçüncüsü evlerinize gittiğinizde
""Ay perdeleri, ay koltuğun altı,
Ay yere bir şey düşmüş gibi yaptım
Halısının altı pis mi baktım demeyeceksiniz."" derken
Tiramisuya sıra gelmişti bile.
O sırada Ayla abla
"Valla kekini aşşağıdaki bakkaldan aldım,
Bildiğimiz markalardan değil ama!" derken
Elif "Hımmm! Belli olmuş zaten.
Bak Esma köstebek pastaya benziyor
Ama diil tiramisu" diyordu.
O anlık sinirle iki poğaça daha yemiş olabilirim,
Hatırlamıyorum ama sakinliğimi koruyup
"Gençler ben size ne diyorum?
O zaman size hiç gelmem ben,
Sizler de bana gelmeyin lütfen.
Zira benim fırınımın en sonuncusunu
Misafirim geleceği zaman kekimi pişirmemiş
İçini hamur bırakmış diye
Terasımdan attığımdan beri yok,
Küstüm bütün fırınlara,
Aslında bu aralar size ikram edicek
Bir paket bisküvim bile yok ama çay var,
Kahvem var, köstebek pastaya benzeyen
Tiramisuyu bile bulamazsınız bende
Ama sevgim var." deyince
Annemin bütün arkadaşları hep birden sustular!
Hepsi birden önlerine bakıp ellerini bağladılar.
Evet annemden bana sadece ve sadece,
O gün kıyafetleri dağıtılırken
Yengem "Kim neyi isterse alsın nolur?" diye ağlarken aldığım,
Son günlerinde hep taktığı baş örtüsüyle
İyiyken kendi elleriyle ördüğü pembe şalı kalmıştı.
Ben demedim.
Onlar ağladılar.
Annemden bana sadece ve sadece emeklisinden düşen
Dörtte bir payım üç yüz otuz lira kalmıştı öğrenmişler.
Ben demedim.
Onlar bir yıldır işsiz olduğumu hesapladılar.
Ocak ayından beri işsizlik maaşı bile almadığımı da hesapladılar,
Evden sadece iş görüşmesi için
Bir de en sevdiğim arkadaşıma gitmek için çıktığımı
Erkeklerle gezip oynaşmadığımı da hesapladılar.
Ağladılar içlerine içlerine.
Sonra torunlardan biri bir şeyleri döktü yere
Hep birlikte onu topladılar.
Belkıs abla, Ayla ablanın başında gördüğü oyayı çok beğendi,
El işi çantasından daha önceden iki kenarı örnekli mendilini çıkarttı,
Ayla ablanın baş örtüsündeki örneği işlemeye koyuldu.
Gelinler çocuklarını alıp sıvıştılar.
Söylediklerim henüz işlerine gelmedi.
Belkıs abla örneği işlerken de
Ağlamasına sebep göstermek için
En hakiki sebebini sundu.
Büyük gelin ilk çocuğundan sonra bir daha doğuramıyordu.
İlkinin de elleri sakat doğmuştu zaten.
Küçük gelin çocuğunu severken
Büyük gelin bir daha doğuramadığı için,
Sürekli düşük yaptığı için kahroluyordu.
Bu sırada ben yıllar öncesine gidip
Kulağıma en yakınım tarafından çalınan bir lafı düşünüyordum.
Güya Belkıs abla benim için demiş ki
"Madem eşi, dostu yok, madem hayatında biri yok!
Çocuğunu en iyi kreşlerde okutup,
En iyi makyaj malzemelerini nasıl alıyor,
Nasıl bu kadar güzel giyiniyor o üç kuruş maaşla!" demiş!
O böyle çaresiz ağlarken bir an aklıma bu anı geldi.
Oysa yirmi altı yaşımdaydım boşandığımda
Ha bire de annemin sıkı sıkıya
"Aman haa demesinler!
Derlese öl" kelimelerinin ağırlığıyla
Evimden işime, işimden evime gidiyordum sadece.
Kızımın kreş ve kıyafet paralarını
Babası keyfinde gezdiği için
Dedesiyle babaannesi karşılıyordu
Bunun karşılığında eğer onlar gelemezlerse
Torunlarını almaya ve görmeye
Hafta sonu ben onlara gitmek zorundaydım.
Zorundalığımı ise
Bir hafta sonu kendimi iyi hissetmediğimde
Annemi (Eski kayınvalidemi) arayıp
"Anne ben gelemeyeceğim, haftaya gelsem olur mu?"
Dediğimde öğrenmiştim.
O zamana dek seve isteye çağrıldığımı sandığım o eve
İlk kez bir yabancı olarak
Şu cümlenin sonunda gitmiştim.
"Kusura bakma ama biz olmasak o çocuğunun,
(Birden çocuk sadece benim oldu)
Masraflarını biz karşılıyoruz
Ne demek iyi değilmişsin" dediğinde,
İlk kez upuzun susmuştum anneme.
Beni doğuran annem üst kattan bana yine yırtınırken
"Onların ayaklarına gidiyorsun yine." diye
İlk defa haklı olduğunu görmüştüm.
Çok yaralıydım çookkk.
"Babam hemen fark etmişti durgunluğumu.
Kendi varlığıma sebep olan baba hiç yokken,
O babam "Kızım nen var?" diyordu.
Göz göze geldik annemle hemencik
"Aa! Kızın canı çıkıyor bütün hafta
Yorgundur İbrahim, ondandır
Başka ne olacak!" deyiverdiydi.
Sağ olsun hala da öyle.
Zamanımız politikatıcılara bakınca
"Pehhh!" diyorum hala,
"Ah bu hatun politikaya atılacaktı ki!" o kadar siyasetçi.
Yani, yaşamıyordum bile.
Belkıs abla bana veya anneme sorsaydı keşke.
O zamanlarki bu merakını sağa sola,
Hatta teyzeme bile yumurt yumurt yumurtlayacağına
Bize sorsaydı söylerdik.
Eski eşimin teyzesi (Süslü teyzemiz) verirdi kıyafetlerimi.
Bir şeyi beğendi mi her rengini alırdı.
Çoğunun etiketleri üzerindeydi hep
Ama en on yıl boyunca yaşımdan on yaş büyük giyindim,
Sağ olsun makyaj yapmayı da sevmez ama
Rengarenk farlar, rujlar alırdı.
Yeni evlendiğimde teyzemin
(Eşim askerde olduğu için kayınvalidemle aynı evde yaşıyorduk
Teyzemde eşinden ayrıldığından beri onlarla yaşıyordu.)
Odasını temizlerken
Etajerinin çekmecelerine varmıştı ellerim
O kadar şaşırmıştım ki annemi çağırmıştım hemen
Her çekmesinde atletler, donlar, çoraplar olması gerekirken
İncik, boncuk takı doluydu.
Annem yanıma geldiğinde,
"Anne! Ferhan teyzemin bijuteri dükkanı vardı da iflas mı etti." dediğimi,
Annemin katıla katıla güldüğünü hatırlıyorum.
Akşam yemeğinde Ferhan teyzeme de anlatırken
Hep beraber güldüğümüzü de.
Acaba alay da etmişler miydi benle?
Ah sahi Ferhan teyzem en güzel kokuları alırdı,
O bir yere girdi mi kokusu saatlerce odadan çıkmazdı
Yarısına gelmeden sıkılırdı hepsinden.
(Onun genç yaşında geçirdiği trafik kazasından sonra
Hiç koku alamadığını ise,
Çok yıllar sonra rahim ameliyatı olduğunda
"Ah bu hastane kokusu bayıyordur be seni teyzem." dediğimde,
Onun "Üzülme ben aslında
Yirmi iki yaşımdan beridir
Kokuyu duyamıyorum." dediğinde öğrenecektim
Evet en güzel kıyafetler, en güzel makyaj malzemeleri,
En güzel kokular sadece bendeydi
Hem de bu varoş beldede.
Sadece yaşımdan on yıl fazlaca.
Bunu sadece İstanbul'a, hele İstiklal'e gittiğimde
Beni görenler biliyordu.
Belkıs teyzeler bilmiyordu
Çünkü onlar zaten annemin arkadaşlarıydı,
Yani benden en az yirmi iki yaş büyüktüler.
Kızları da buraya özgü kızlarıydı,
Onlara göre "Kibirli sosyeteydim" ben.
Neyse işte tam da "Ne günah işledim ki ben?" derken
Yıllar yılı sabırla beklediğim,
En sevdiğim "Lafın gediği faslındaydık"
Aldım cümlemi, beynimden yüreğime yolladım,
Yüreğimden hızla çıkarttım,
Mideme erişti, ekşimsi bir tatla,
Tam reflü gibi dilime sirayet edecekti ki
O, gözlerime baktı.
Hiç kimsenin görmediği ne çok özür vardı.
Yuttum gerisin geri lafımı ilk defa!
Yaşlanıyorum galiba!
"Olsun be Belkıs abla!
Sınav sınav diyorsunuz ya bana!
Onlardan bir şeylerdir bu da
Olur elbet, nasılsa verir Rabbim,
Olmuş işte bir evladı, tekrar doğar inşallah,
Yeter ki anası babası birlik olsun daima!" deyiverdim.
Belkıs abla "İnşallah be yavrum,
İnan diğer torunumu sevemiyorum
Öbürü ikincisi olmadı diye üzülmesin diye,
Sende annenin sesiyle bilgeliği var" diyerek gitti.
Herkes evine giderken
Artık çok farklı bakıyordu bu hayata,
Hepsinin ardından baktım Ayla ablanın balkonundan.
Bu arada Ayla ablanın
Neden o kadar çok şey yaptığını
Yeniden hatırladım.
Annem de öyle yapardı.
Evine gelenin eline koca bir dolu tabak verip öyle yollardı.
Ayla abla da öyle yapmıştı hepsine.
Yine de bir sürü tepsi doluydu hala.
Sadece ben gidecekken
"Sırmacım, poğaça koyayım
Birkaç tanecik ha!
Valla onların tabakları gibi yapmıycam,
Böyle şeylere kızdığını biliyorum da
Birkaç tanecik he!
Hem belki Lülücan gelir." deyince kabul ettim.
Birkaç tane oldu, kocaman bir poşet!
Annemin arkadaşları
Nasıl ki sesimle ona biraz olsun doymuşlarsa
Bende doymuştum aslında,
Onunla olan anılarıyla.
Sonra sevinçli bir telaş yüklendim omzuma
Evimin yoluna koyuldum.
Yolda teyzeme rastladım.
Yürüyüşten geliyordu elinde ekmek poşetiyle.
Nereden geliyor nereye gidiyorsun muhabbetinden sonra
(Ki bu muhabbet geçmeden bu sokak asla ve asla bitmez,
Kesin kuraldır.
Birileri yolunu hep keser.)
Bir tur da ben yürüyeyim bari deyip
Evime girmekten vazgeçtim.
Öyle ya midem zaferini sindirmeliydi.
Tam parka girecekken…
Uzaktan sarsak adımlarla
Yemyeşil eşofman altı giymiş,
Üstünde kapüşonlu gri beyazlı
Eşofmanın şapkası da kafasında
Genç bir adam belirdi.
Tam kaldırımın ortasında çömeldiğinde
Aramızda üç adımlık mesafe kaldı.
Burnunu gördüm önce,
Sonra kirpiklerini...
Derin bir nefes aldım, en derininden.
Yok yahu daha da nelerdi.
O, bu olamazdı ama çok...çoook...
Benim küçücük kardeşimdi...mi?
Eğilip yüzüne baktım
Neredeyse seslenecektim.
"Kaan?" diye, ne de olsa bağımlılık kuyusunda yüzmekteydi.
O esnada gelip geçen hiç kimsenin
Fark etmediği bir şeyi fark ettim.
O, yere...öylesine eğilmemişti
Yanlışlıkla yere dökülmüş mısır tanelerini...
Üçer kere öpüp, başına koyup,
Ayak değmeyecek yere koymuyordu!
O, yere dökülmüş mısır tanelerinin bazılarını da
Teker teker toplayıp ağzına atıyordu.
O, benim küçük kardeşim gibi
Memleketinde o mısırları soslayıp ketçaplayıp satmıyor,
Yere dökülenleri yiyordu ama tıpkı oydu!
Sanki onun düşmelerinin son demleri gibiydi.
Onu gören herkes korkudan
Karşı kaldırıma geçerken,
Ben onlardan korkmamayı çok yıllar önce öğrenmiştim
En küçük kardeşimin bu hallerinden.
Zaten biz bütün kardeşlerin hayatı hep ya on yıl erkendi,
Ya da on yıl geç!
Yüzüne eğildiğimde
Bana gülümsedi ve usulca kalktı yerinden,
Zaten mısır tanelerinin bir kısmını yükseğe koyup,
Büyük tane olanlarını yemişti.
Gerisine bakıp bakıp, "Onu da kuşlar yesin." dedi.
Bir gülücük koyverdi,
Sokağın sonuna doğru yürümeye başladı.
Parka girmekten vazgeçtim.
Önce, halime, hemen bir şükür yolladım.
Ardından canı gönülden
"Allah'ım beni asla bu duruma düşürme
No'lur!" diye yalvardım.
Bu kadarı bana çok fazlaydı işte be!
"Keşke param olsaydı.
Yok yahu!
İyi ki yokmuş baksana haline!
Para versem bu sefer,
Bir beş milyonluk hap daha alacaktı!
Senin küçük kardeşinin en sefil hali bu muydu yani?
Paran olsaydı verecektin
O da gidip kafası bir poşet daha
Alacaktı yani ona kötülük edecektin!
Ama...ama...ama!
Aç olmasaydı yerden mısır tanelerini
Neden midesine doldurdu ki?
Senin miden bile bunca zaman sonra olsa bile
Böyle şişikken?
Keşke..." derken
Yönümü değiştirdim aniden.
Öyle ya çantamda
Ayla ablamın doldurduğu bii sürü poğaça vardı!
Korkmadım mı?
Yahu! Kamikazemiyim ben!
Altı üstü insanım işte
Ödüm bile kopardı olsaydı ama
"O aç olmasa,
Kafası beş milyona milyarderken
Eğilip o mısır tanelerine
Tenezzül etmezdi." dedim
Hemen onun daldığı sokağa daldım.
Bir bakkalın önünde durdu önce,
Uzuuunca düşündü gülerek,
Sonra vazgeçti içeri dalmaktan,
Etrafa korku salmaktan.
Yoluna devam ederken durdurdum onu.
"Afedersiniz!
Size poğaça versem yer misiniz?" dedim.
Şaşırdı, gözleri yoktu sanki.
Kardeşimin burnuyla kirpikleri vardı sadece onda!
Çantamdan çıkartıp
Poğaçaları eline tutuşturacakken
"Poağaça? Hıııı....yerim ya" dedi.
Elleri hep cebindeydi,
O an bir maket bıçağı kadarlık ömrüm vardı!
Ölürsem...
En küçük kardeşime tek mesajım vardı!
"Ben, senden, doğduğunda nefret etmedim!
Sadece, o mavi leğene düştüğünde,
Düşenin yanımda yatan güvenimi,
Ellerindeki o makaslarla kestiklerini zannettim!"
Öldürmedi beni,
O en küçük kardeşimin
Burnuyla kirpiklerini
Almış olan o genç adam!
Sadece elindeki poğaçayı okşayarak güldü.
Sokağın yarısına kadar hep güldü
Elindeki poğaçayı severek.
Kapı önlerinde çekirdek çitleyen hatunlar vardı.
Sanki bizi hiç görmediler.
"Bak! Hakkını helal et ama!" diye bağırdı sokağa.
Sessizce, onun duyabileceği kadar
"Helal olsun ve Allah seni
Islah etsin inşallah!" dedim ve hızla yürüdüm.
Sokağın sonuna geldiğimde
Arkamı döndüğümde
Başka ara sokak olmamasına rağmen.
Yoktu!
Sanki onu ve beni hiç kimse görmedi.
Ya da buranın halkı
Öylesine alışıklardı
Böylesi durumlara bilemedim.
Emindim, poğaçaları almıştı adam,
Sanıyordum ki açlıkla hepsini bir lokmada yutacak.
Tuttu elinde, okşadı, güldü sonra...
Upuzun güldü...emindim.
"Ben" dedi sustu.
Sindiydim karşı kaldırıma
Ne yapacak diye bekliyorum
Ölümden hiç korkmadan!
"Ben, kuşlar gibiyim aslında,
Farkımsa kuş gibiyim
Ama uçamadan yürüyorum!
Kuş'un dilini öğrenebilirsen
O başka tabi" dedi ve dediği anda
Topuksuz kaçtım oradan!
Sokağın sonundan baktığımdaysa
Yok olmuştu!
Öldürseydi daha iyiydi.
Sonra içim el vermedi
"Neydi ki bu kuş dili?" sormalıydım,
Peşine düştüm yine
İki sokak sonrama döndüm yok!
Bulduğum yere döndüm yok!
Ya önü, ya arkasıydı sokağın,
Yok işte yok!
Cadde boyu yoktu işte
Yok olmuştu, güle güle...
Neyse ki dönüş yolumda
Yarım mısır taneleri duruyordu
Yerli yerinde!
Yoksa aklımı oynatacaktım.
Bu sefer bir gülüş de ben savurdum onlara...
"Onu da kuşlar yesin!"
Cemre.Y.

Aşk Mı, O Ne Ki?

...Aşk Mı, O Ne Ki?... "Aşk mı? O ne ki!" derdi rahmetli anacım. Sonra da eklerdi; "Yenilir mi, içilir mi? Yoksam mevsimler g...