…Bağımlılık...Onu Da Kuşlar Yesin…
O, Aç olmasa!
Kafası beş milyona milyarderken
Eğilip o mısır tanelerine…
Tenezzül etmezdi.
Bugün güneş beni çok sevdi.
Her yeni güne umutla uyandığım her sabahımda olduğu gibi,
Sosyal medyalardaki şahsi sayfama ve şiir sayfama,
Mutlu ve umut yüklü bir "Günaydın." mesajı tutturdum.
Sonra standart iş arama işime başladım.
Bütün iş arama sitelerindeki, bütün ilanlara tek tek baktım
Ve bana uygun gördüklerime başvurumu yaptım.
Sonra Güneş hafif bir rüzgar yolladı perdelerimin arasından
"Kahveni yap, kitabını kap gel, tam salıncak zamanın." dedi.
İçime geçen yazdan çalıntı ergen bir sevinç zıpladı.
Hemen giydim şortumu, askılı bluzumu geçirdim üstüme.
Bol köpüklü sade bir Türk Kahvesi yaptım.
Tam terasıma çıkacakken bakmakla,
Görmek arasındaki o ince nüansla
İlgili musmutlu bir şiir daha tutturdum paylaşım sayfama.
Kapattım bilgisayarımı ve kahvem soğumadan dışarı koştum.
Aslında okumakta olduğum kitap biraz sıradan gelmişti bana.
Çok kısa ve net ve basit cümlelerle devam ediyordu.
Sıkıldım sıkılmaya da...
"Benim bilmediğim bir şeyler olmalı mutlaka!" diye
Kendimi ikna ederek devam ettim okumaya.
Zaten başladığım hiçbir kitabı yarım bırakmazdım ki ben.
Kitap alırken başını, ortasını ve sonunu okuyarak almayı ise
Özeti öğrenip, kitaba ihanet etmek saydığımdan
Sadece ön ve arka kapak sayfasını okuyup alırdım kitaplarımı.
Reklamlar hiçbir zaman doğruyu yansıtmaz zaten.
"Sofie'nin dünyasını" da
Normal ama kalın bir kişisel gelişim kitabı sanarak
Tatile giderken çantama koymuş ve bütün tatilimi
Denize karşı bütün felsefecilerin
Bakış açılarının özetlerini
Okuyarak geçirmiştim.
O değil de, kumsaldaki insanların
Bana uzaylıymışım gibi bakışları görülmeye değerdi.
Zaten sahilde kitap okuyan iki-üç insan var.
Onların ellerinde de
Yılın en trend kitaplarının kapakları gökyüzüne bakarken,
Benim kalın kitabım,
Şekilden şekle giriyordu ben onu okurken.
Bir onu unutmam,
Bir de uzun bir yolculuk esnasında
"Tolstoy" u okurken muavinin gelip
"Abam Kırk Haramilerde var mı o kitapta?" deyişini.
Neyse işte, ince bir kitap daha ne kadar sıkabilirdi ki beni,
Son sayfaya gelene kadar.
"Geldim. Bitti." diyordu son sayfanın son cümlesinde.
Zaten kitap uzun cümlelerden çok böyle kelimelerden oluşuyordu.
Tam Güneş yüzünü bulutlara gömerken aşağıdan kapı zilim çaldı.
En üst katta oturuyor olmama rağmen
Öyle kanıksamıştım ki alt kattakilere gelenlerin de
İlla benim kapı zilini de çalmalarını,
Kılımı bile kımıldatmadım.
Kapı zili tekrar öterken
Annemin arkadaşı adımı seslendi bu sefer!
Hemen fırladım yerimden
"Birine bir şey mi oldu acaba?" diye.
Öyle ya bana kimse gelmezdi mahalleden.
Annemin en sevdiği arkadaşlarından
Ayla!
(Ne olur, ne olmaz rumuz isimleri koyayım ben) abla!
Her zamanki gülen yüzüyle
"Haydi çay demledim, bugün komşu günlerimizden biri,
Yengen ve diğerleri de var,
Ama bak itiraz istemem." dedi.
Ne yalan söyleyeyim, her zaman,
Annemlerde olduğunda sıkıcı bulduğum
Bütün bu bu eylemler zinciri
Bu sefer çok ama çok mutlu etti beni.
Hemen duş aldım.
Ev hali ama özenli kıyafetlerimi
Geçirdim sırtıma uçarak gittim.
Öyle ki selam sabah faslında neyse ki
Altın günü tarzı yemeklerini yemeye
Yeni koyulmuşlardı hepsi!
Yoksa öpüşme faslında kalbimin gümbürtülerini duyabilirlerdi.
Zaten!...
Yemeğe başlanmışsa eğer,
Selam sabah faslı ve öpüşmeler
Yemek sonrası yapılırdı annem öğretmişti.
Ayla abla, sanki beş-altı hatuna değil de
Bütün mahalleye yapmıştı
Çeşit çeşit poğaçaları,
Börekleri, mercimek köfteleri, mayonezli salataları,
Yareppim yok yoktu sofrada.
Hemen koca bir tabak da bana hazırladı.
Yanında da çay.
Belkıs ablanın gelinleri
İlk defa beni öyle bir mecliste görmüşlerdi.
Şöyle bir baktılar bana.
Hep bir ağızdan "İyi ama Sırma abla yemez ki şimdi,
Kesin rejim yapıyordur o." dediler
Mercimek köftesini limonlayıp özenle marula sararken
Onlara dedim ki; "Hiiççç kusura bakmayın.
İnsanlar bunca emek edecek,
Maharetlerini bizlere sergilemek için
Canını dişine takıp sabahın körü kalkıp
Fırın fırın hamur işi yapacak ve biz
""Ah biz rejimdeyiz"" deyip ona hakaret mi edicez yani!
Hakaret mi edicez yani?
Öyle de bir yerim kiiii,
Rejimimi bu yemeklerden sonraki günlerde
Evimde yaparım ben." dedim ve yuttum köfteyi,
Sonra yumuldum böreklere.
"Aaa! Biz hiç böyle düşünmemiştik,
Hakikaten bize gelenler yemeyince nasıl da kuruyoruz,
Acaba beğenmediler mi?" diye
Bir avaz itiraf ettiler.
Esma olan "Ama yersek de
Bu sefer görgüsüz diyorlar ya Elif!" dedi.
Tatlı çöreği avucuma sarmışken
Ayla ablanın yüzüne baktım
O kadar mutluydu ki
Yaptıklarının lezzetini hissederek yiyen birini gördüğü için.
(Oysa en son yengemle üç ay önce Nesrin yengelere
Gittiğimizde görmüştüm böyle bir sofrayı ben.)
Afiyetle yemeye devam ederken
"O zaman şöyle yapacaksınız,
Birincisi sık sık bu tür eylemlerde bulunmayacaksınız.
Evine gittiğiniz ve evlerinize çağırdığınız insanlar
Sizi yargılamayacak insanlar olacak.
Seçecek ve seçileceksiniz.
İkincisi zaten yemeye, içmeye gideceğiniz bir yere
Sanki ultra lüks bir restoranda rezil olmak istemiyor muşsunuz gibi
Önceden karnınızı tıka basa doyurup
""Ay biz rejimdeyiiizzz!"" geyiği yapmayacaksınız!
Siz gidince sizi ağırlayan insan,
Onca yaptığı şeye bakıp bakıp ""Bu mu yani?"" demeyecek.
Rejim yapıyorsanız evlerinizde bol bol yapacaksınız.
Zaten gerçekten yediğine içtiğine dikkat eden
İki üç gün unlu mamüllerden uzak durarak bu işi kotaracağını bilir.
Üçüncüsü evlerinize gittiğinizde
""Ay perdeleri, ay koltuğun altı,
Ay yere bir şey düşmüş gibi yaptım
Halısının altı pis mi baktım demeyeceksiniz."" derken
Tiramisuya sıra gelmişti bile.
O sırada Ayla abla
"Valla kekini aşşağıdaki bakkaldan aldım,
Bildiğimiz markalardan değil ama!" derken
Elif "Hımmm! Belli olmuş zaten.
Bak Esma köstebek pastaya benziyor
Ama diil tiramisu" diyordu.
O anlık sinirle iki poğaça daha yemiş olabilirim,
Hatırlamıyorum ama sakinliğimi koruyup
"Gençler ben size ne diyorum?
O zaman size hiç gelmem ben,
Sizler de bana gelmeyin lütfen.
Zira benim fırınımın en sonuncusunu
Misafirim geleceği zaman kekimi pişirmemiş
İçini hamur bırakmış diye
Terasımdan attığımdan beri yok,
Küstüm bütün fırınlara,
Aslında bu aralar size ikram edicek
Bir paket bisküvim bile yok ama çay var,
Kahvem var, köstebek pastaya benzeyen
Tiramisuyu bile bulamazsınız bende
Ama sevgim var." deyince
Annemin bütün arkadaşları hep birden sustular!
Hepsi birden önlerine bakıp ellerini bağladılar.
Evet annemden bana sadece ve sadece,
O gün kıyafetleri dağıtılırken
Yengem "Kim neyi isterse alsın nolur?" diye ağlarken aldığım,
Son günlerinde hep taktığı baş örtüsüyle
İyiyken kendi elleriyle ördüğü pembe şalı kalmıştı.
Ben demedim.
Onlar ağladılar.
Annemden bana sadece ve sadece emeklisinden düşen
Dörtte bir payım üç yüz otuz lira kalmıştı öğrenmişler.
Ben demedim.
Onlar bir yıldır işsiz olduğumu hesapladılar.
Ocak ayından beri işsizlik maaşı bile almadığımı da hesapladılar,
Evden sadece iş görüşmesi için
Bir de en sevdiğim arkadaşıma gitmek için çıktığımı
Erkeklerle gezip oynaşmadığımı da hesapladılar.
Ağladılar içlerine içlerine.
Sonra torunlardan biri bir şeyleri döktü yere
Hep birlikte onu topladılar.
Belkıs abla, Ayla ablanın başında gördüğü oyayı çok beğendi,
El işi çantasından daha önceden iki kenarı örnekli mendilini çıkarttı,
Ayla ablanın baş örtüsündeki örneği işlemeye koyuldu.
Gelinler çocuklarını alıp sıvıştılar.
Söylediklerim henüz işlerine gelmedi.
Belkıs abla örneği işlerken de
Ağlamasına sebep göstermek için
En hakiki sebebini sundu.
Büyük gelin ilk çocuğundan sonra bir daha doğuramıyordu.
İlkinin de elleri sakat doğmuştu zaten.
Küçük gelin çocuğunu severken
Büyük gelin bir daha doğuramadığı için,
Sürekli düşük yaptığı için kahroluyordu.
Bu sırada ben yıllar öncesine gidip
Kulağıma en yakınım tarafından çalınan bir lafı düşünüyordum.
Güya Belkıs abla benim için demiş ki
"Madem eşi, dostu yok, madem hayatında biri yok!
Çocuğunu en iyi kreşlerde okutup,
En iyi makyaj malzemelerini nasıl alıyor,
Nasıl bu kadar güzel giyiniyor o üç kuruş maaşla!" demiş!
O böyle çaresiz ağlarken bir an aklıma bu anı geldi.
Oysa yirmi altı yaşımdaydım boşandığımda
Ha bire de annemin sıkı sıkıya
"Aman haa demesinler!
Derlese öl" kelimelerinin ağırlığıyla
Evimden işime, işimden evime gidiyordum sadece.
Kızımın kreş ve kıyafet paralarını
Babası keyfinde gezdiği için
Dedesiyle babaannesi karşılıyordu
Bunun karşılığında eğer onlar gelemezlerse
Torunlarını almaya ve görmeye
Hafta sonu ben onlara gitmek zorundaydım.
Zorundalığımı ise
Bir hafta sonu kendimi iyi hissetmediğimde
Annemi (Eski kayınvalidemi) arayıp
"Anne ben gelemeyeceğim, haftaya gelsem olur mu?"
Dediğimde öğrenmiştim.
O zamana dek seve isteye çağrıldığımı sandığım o eve
İlk kez bir yabancı olarak
Şu cümlenin sonunda gitmiştim.
"Kusura bakma ama biz olmasak o çocuğunun,
(Birden çocuk sadece benim oldu)
Masraflarını biz karşılıyoruz
Ne demek iyi değilmişsin" dediğinde,
İlk kez upuzun susmuştum anneme.
Beni doğuran annem üst kattan bana yine yırtınırken
"Onların ayaklarına gidiyorsun yine." diye
İlk defa haklı olduğunu görmüştüm.
Çok yaralıydım çookkk.
"Babam hemen fark etmişti durgunluğumu.
Kendi varlığıma sebep olan baba hiç yokken,
O babam "Kızım nen var?" diyordu.
Göz göze geldik annemle hemencik
"Aa! Kızın canı çıkıyor bütün hafta
Yorgundur İbrahim, ondandır
Başka ne olacak!" deyiverdiydi.
Sağ olsun hala da öyle.
Zamanımız politikatıcılara bakınca
"Pehhh!" diyorum hala,
"Ah bu hatun politikaya atılacaktı ki!" o kadar siyasetçi.
Yani, yaşamıyordum bile.
Belkıs abla bana veya anneme sorsaydı keşke.
O zamanlarki bu merakını sağa sola,
Hatta teyzeme bile yumurt yumurt yumurtlayacağına
Bize sorsaydı söylerdik.
Eski eşimin teyzesi (Süslü teyzemiz) verirdi kıyafetlerimi.
Bir şeyi beğendi mi her rengini alırdı.
Çoğunun etiketleri üzerindeydi hep
Ama en on yıl boyunca yaşımdan on yaş büyük giyindim,
Sağ olsun makyaj yapmayı da sevmez ama
Rengarenk farlar, rujlar alırdı.
Yeni evlendiğimde teyzemin
(Eşim askerde olduğu için kayınvalidemle aynı evde yaşıyorduk
Teyzemde eşinden ayrıldığından beri onlarla yaşıyordu.)
Odasını temizlerken
Etajerinin çekmecelerine varmıştı ellerim
O kadar şaşırmıştım ki annemi çağırmıştım hemen
Her çekmesinde atletler, donlar, çoraplar olması gerekirken
İncik, boncuk takı doluydu.
Annem yanıma geldiğinde,
"Anne! Ferhan teyzemin bijuteri dükkanı vardı da iflas mı etti." dediğimi,
Annemin katıla katıla güldüğünü hatırlıyorum.
Akşam yemeğinde Ferhan teyzeme de anlatırken
Hep beraber güldüğümüzü de.
Acaba alay da etmişler miydi benle?
Ah sahi Ferhan teyzem en güzel kokuları alırdı,
O bir yere girdi mi kokusu saatlerce odadan çıkmazdı
Yarısına gelmeden sıkılırdı hepsinden.
(Onun genç yaşında geçirdiği trafik kazasından sonra
Hiç koku alamadığını ise,
Çok yıllar sonra rahim ameliyatı olduğunda
"Ah bu hastane kokusu bayıyordur be seni teyzem." dediğimde,
Onun "Üzülme ben aslında
Yirmi iki yaşımdan beridir
Kokuyu duyamıyorum." dediğinde öğrenecektim
Evet en güzel kıyafetler, en güzel makyaj malzemeleri,
En güzel kokular sadece bendeydi
Hem de bu varoş beldede.
Sadece yaşımdan on yıl fazlaca.
Bunu sadece İstanbul'a, hele İstiklal'e gittiğimde
Beni görenler biliyordu.
Belkıs teyzeler bilmiyordu
Çünkü onlar zaten annemin arkadaşlarıydı,
Yani benden en az yirmi iki yaş büyüktüler.
Kızları da buraya özgü kızlarıydı,
Onlara göre "Kibirli sosyeteydim" ben.
Neyse işte tam da "Ne günah işledim ki ben?" derken
Yıllar yılı sabırla beklediğim,
En sevdiğim "Lafın gediği faslındaydık"
Aldım cümlemi, beynimden yüreğime yolladım,
Yüreğimden hızla çıkarttım,
Mideme erişti, ekşimsi bir tatla,
Tam reflü gibi dilime sirayet edecekti ki
O, gözlerime baktı.
Hiç kimsenin görmediği ne çok özür vardı.
Yuttum gerisin geri lafımı ilk defa!
Yaşlanıyorum galiba!
"Olsun be Belkıs abla!
Sınav sınav diyorsunuz ya bana!
Onlardan bir şeylerdir bu da
Olur elbet, nasılsa verir Rabbim,
Olmuş işte bir evladı, tekrar doğar inşallah,
Yeter ki anası babası birlik olsun daima!" deyiverdim.
Belkıs abla "İnşallah be yavrum,
İnan diğer torunumu sevemiyorum
Öbürü ikincisi olmadı diye üzülmesin diye,
Sende annenin sesiyle bilgeliği var" diyerek gitti.
Herkes evine giderken
Artık çok farklı bakıyordu bu hayata,
Hepsinin ardından baktım Ayla ablanın balkonundan.
Bu arada Ayla ablanın
Neden o kadar çok şey yaptığını
Yeniden hatırladım.
Annem de öyle yapardı.
Evine gelenin eline koca bir dolu tabak verip öyle yollardı.
Ayla abla da öyle yapmıştı hepsine.
Yine de bir sürü tepsi doluydu hala.
Sadece ben gidecekken
"Sırmacım, poğaça koyayım
Birkaç tanecik ha!
Valla onların tabakları gibi yapmıycam,
Böyle şeylere kızdığını biliyorum da
Birkaç tanecik he!
Hem belki Lülücan gelir." deyince kabul ettim.
Birkaç tane oldu, kocaman bir poşet!
Annemin arkadaşları
Nasıl ki sesimle ona biraz olsun doymuşlarsa
Bende doymuştum aslında,
Onunla olan anılarıyla.
Sonra sevinçli bir telaş yüklendim omzuma
Evimin yoluna koyuldum.
Yolda teyzeme rastladım.
Yürüyüşten geliyordu elinde ekmek poşetiyle.
Nereden geliyor nereye gidiyorsun muhabbetinden sonra
(Ki bu muhabbet geçmeden bu sokak asla ve asla bitmez,
Kesin kuraldır.
Birileri yolunu hep keser.)
Bir tur da ben yürüyeyim bari deyip
Evime girmekten vazgeçtim.
Öyle ya midem zaferini sindirmeliydi.
Tam parka girecekken…
Uzaktan sarsak adımlarla
Yemyeşil eşofman altı giymiş,
Üstünde kapüşonlu gri beyazlı
Eşofmanın şapkası da kafasında
Genç bir adam belirdi.
Tam kaldırımın ortasında çömeldiğinde
Aramızda üç adımlık mesafe kaldı.
Burnunu gördüm önce,
Sonra kirpiklerini...
Derin bir nefes aldım, en derininden.
Yok yahu daha da nelerdi.
O, bu olamazdı ama çok...çoook...
Benim küçücük kardeşimdi...mi?
Eğilip yüzüne baktım
Neredeyse seslenecektim.
"Kaan?" diye, ne de olsa bağımlılık kuyusunda yüzmekteydi.
O esnada gelip geçen hiç kimsenin
Fark etmediği bir şeyi fark ettim.
O, yere...öylesine eğilmemişti
Yanlışlıkla yere dökülmüş mısır tanelerini...
Üçer kere öpüp, başına koyup,
Ayak değmeyecek yere koymuyordu!
O, yere dökülmüş mısır tanelerinin bazılarını da
Teker teker toplayıp ağzına atıyordu.
O, benim küçük kardeşim gibi
Memleketinde o mısırları soslayıp ketçaplayıp satmıyor,
Yere dökülenleri yiyordu ama tıpkı oydu!
Sanki onun düşmelerinin son demleri gibiydi.
Onu gören herkes korkudan
Karşı kaldırıma geçerken,
Ben onlardan korkmamayı çok yıllar önce öğrenmiştim
En küçük kardeşimin bu hallerinden.
Zaten biz bütün kardeşlerin hayatı hep ya on yıl erkendi,
Ya da on yıl geç!
Yüzüne eğildiğimde
Bana gülümsedi ve usulca kalktı yerinden,
Zaten mısır tanelerinin bir kısmını yükseğe koyup,
Büyük tane olanlarını yemişti.
Gerisine bakıp bakıp, "Onu da kuşlar yesin." dedi.
Bir gülücük koyverdi,
Sokağın sonuna doğru yürümeye başladı.
Parka girmekten vazgeçtim.
Önce, halime, hemen bir şükür yolladım.
Ardından canı gönülden
"Allah'ım beni asla bu duruma düşürme
No'lur!" diye yalvardım.
Bu kadarı bana çok fazlaydı işte be!
"Keşke param olsaydı.
Yok yahu!
İyi ki yokmuş baksana haline!
Para versem bu sefer,
Bir beş milyonluk hap daha alacaktı!
Senin küçük kardeşinin en sefil hali bu muydu yani?
Paran olsaydı verecektin
O da gidip kafası bir poşet daha
Alacaktı yani ona kötülük edecektin!
Ama...ama...ama!
Aç olmasaydı yerden mısır tanelerini
Neden midesine doldurdu ki?
Senin miden bile bunca zaman sonra olsa bile
Böyle şişikken?
Keşke..." derken
Yönümü değiştirdim aniden.
Öyle ya çantamda
Ayla ablamın doldurduğu bii sürü poğaça vardı!
Korkmadım mı?
Yahu! Kamikazemiyim ben!
Altı üstü insanım işte
Ödüm bile kopardı olsaydı ama
"O aç olmasa,
Kafası beş milyona milyarderken
Eğilip o mısır tanelerine
Tenezzül etmezdi." dedim
Hemen onun daldığı sokağa daldım.
Bir bakkalın önünde durdu önce,
Uzuuunca düşündü gülerek,
Sonra vazgeçti içeri dalmaktan,
Etrafa korku salmaktan.
Yoluna devam ederken durdurdum onu.
"Afedersiniz!
Size poğaça versem yer misiniz?" dedim.
Şaşırdı, gözleri yoktu sanki.
Kardeşimin burnuyla kirpikleri vardı sadece onda!
Çantamdan çıkartıp
Poğaçaları eline tutuşturacakken
"Poağaça? Hıııı....yerim ya" dedi.
Elleri hep cebindeydi,
O an bir maket bıçağı kadarlık ömrüm vardı!
Ölürsem...
En küçük kardeşime tek mesajım vardı!
"Ben, senden, doğduğunda nefret etmedim!
Sadece, o mavi leğene düştüğünde,
Düşenin yanımda yatan güvenimi,
Ellerindeki o makaslarla kestiklerini zannettim!"
Öldürmedi beni,
O en küçük kardeşimin
Burnuyla kirpiklerini
Almış olan o genç adam!
Sadece elindeki poğaçayı okşayarak güldü.
Sokağın yarısına kadar hep güldü
Elindeki poğaçayı severek.
Kapı önlerinde çekirdek çitleyen hatunlar vardı.
Sanki bizi hiç görmediler.
"Bak! Hakkını helal et ama!" diye bağırdı sokağa.
Sessizce, onun duyabileceği kadar
"Helal olsun ve Allah seni
Islah etsin inşallah!" dedim ve hızla yürüdüm.
Sokağın sonuna geldiğimde
Arkamı döndüğümde
Başka ara sokak olmamasına rağmen.
Yoktu!
Sanki onu ve beni hiç kimse görmedi.
Ya da buranın halkı
Öylesine alışıklardı
Böylesi durumlara bilemedim.
Emindim, poğaçaları almıştı adam,
Sanıyordum ki açlıkla hepsini bir lokmada yutacak.
Tuttu elinde, okşadı, güldü sonra...
Upuzun güldü...emindim.
"Ben" dedi sustu.
Sindiydim karşı kaldırıma
Ne yapacak diye bekliyorum
Ölümden hiç korkmadan!
"Ben, kuşlar gibiyim aslında,
Farkımsa kuş gibiyim
Ama uçamadan yürüyorum!
Kuş'un dilini öğrenebilirsen
O başka tabi" dedi ve dediği anda
Topuksuz kaçtım oradan!
Sokağın sonundan baktığımdaysa
Yok olmuştu!
Öldürseydi daha iyiydi.
Sonra içim el vermedi
"Neydi ki bu kuş dili?" sormalıydım,
Peşine düştüm yine
İki sokak sonrama döndüm yok!
Bulduğum yere döndüm yok!
Ya önü, ya arkasıydı sokağın,
Yok işte yok!
Cadde boyu yoktu işte
Yok olmuştu, güle güle...
Neyse ki dönüş yolumda
Yarım mısır taneleri duruyordu
Yerli yerinde!
Yoksa aklımı oynatacaktım.
Bu sefer bir gülüş de ben savurdum onlara...
"Onu da kuşlar yesin!"
Cemre.Y.
Kafası beş milyona milyarderken
Eğilip o mısır tanelerine…
Tenezzül etmezdi.
Bugün güneş beni çok sevdi.
Her yeni güne umutla uyandığım her sabahımda olduğu gibi,
Sosyal medyalardaki şahsi sayfama ve şiir sayfama,
Mutlu ve umut yüklü bir "Günaydın." mesajı tutturdum.
Sonra standart iş arama işime başladım.
Bütün iş arama sitelerindeki, bütün ilanlara tek tek baktım
Ve bana uygun gördüklerime başvurumu yaptım.
Sonra Güneş hafif bir rüzgar yolladı perdelerimin arasından
"Kahveni yap, kitabını kap gel, tam salıncak zamanın." dedi.
İçime geçen yazdan çalıntı ergen bir sevinç zıpladı.
Hemen giydim şortumu, askılı bluzumu geçirdim üstüme.
Bol köpüklü sade bir Türk Kahvesi yaptım.
Tam terasıma çıkacakken bakmakla,
Görmek arasındaki o ince nüansla
İlgili musmutlu bir şiir daha tutturdum paylaşım sayfama.
Kapattım bilgisayarımı ve kahvem soğumadan dışarı koştum.
Aslında okumakta olduğum kitap biraz sıradan gelmişti bana.
Çok kısa ve net ve basit cümlelerle devam ediyordu.
Sıkıldım sıkılmaya da...
"Benim bilmediğim bir şeyler olmalı mutlaka!" diye
Kendimi ikna ederek devam ettim okumaya.
Zaten başladığım hiçbir kitabı yarım bırakmazdım ki ben.
Kitap alırken başını, ortasını ve sonunu okuyarak almayı ise
Özeti öğrenip, kitaba ihanet etmek saydığımdan
Sadece ön ve arka kapak sayfasını okuyup alırdım kitaplarımı.
Reklamlar hiçbir zaman doğruyu yansıtmaz zaten.
"Sofie'nin dünyasını" da
Normal ama kalın bir kişisel gelişim kitabı sanarak
Tatile giderken çantama koymuş ve bütün tatilimi
Denize karşı bütün felsefecilerin
Bakış açılarının özetlerini
Okuyarak geçirmiştim.
O değil de, kumsaldaki insanların
Bana uzaylıymışım gibi bakışları görülmeye değerdi.
Zaten sahilde kitap okuyan iki-üç insan var.
Onların ellerinde de
Yılın en trend kitaplarının kapakları gökyüzüne bakarken,
Benim kalın kitabım,
Şekilden şekle giriyordu ben onu okurken.
Bir onu unutmam,
Bir de uzun bir yolculuk esnasında
"Tolstoy" u okurken muavinin gelip
"Abam Kırk Haramilerde var mı o kitapta?" deyişini.
Neyse işte, ince bir kitap daha ne kadar sıkabilirdi ki beni,
Son sayfaya gelene kadar.
"Geldim. Bitti." diyordu son sayfanın son cümlesinde.
Zaten kitap uzun cümlelerden çok böyle kelimelerden oluşuyordu.
Tam Güneş yüzünü bulutlara gömerken aşağıdan kapı zilim çaldı.
En üst katta oturuyor olmama rağmen
Öyle kanıksamıştım ki alt kattakilere gelenlerin de
İlla benim kapı zilini de çalmalarını,
Kılımı bile kımıldatmadım.
Kapı zili tekrar öterken
Annemin arkadaşı adımı seslendi bu sefer!
Hemen fırladım yerimden
"Birine bir şey mi oldu acaba?" diye.
Öyle ya bana kimse gelmezdi mahalleden.
Annemin en sevdiği arkadaşlarından
Ayla!
(Ne olur, ne olmaz rumuz isimleri koyayım ben) abla!
Her zamanki gülen yüzüyle
"Haydi çay demledim, bugün komşu günlerimizden biri,
Yengen ve diğerleri de var,
Ama bak itiraz istemem." dedi.
Ne yalan söyleyeyim, her zaman,
Annemlerde olduğunda sıkıcı bulduğum
Bütün bu bu eylemler zinciri
Bu sefer çok ama çok mutlu etti beni.
Hemen duş aldım.
Ev hali ama özenli kıyafetlerimi
Geçirdim sırtıma uçarak gittim.
Öyle ki selam sabah faslında neyse ki
Altın günü tarzı yemeklerini yemeye
Yeni koyulmuşlardı hepsi!
Yoksa öpüşme faslında kalbimin gümbürtülerini duyabilirlerdi.
Zaten!...
Yemeğe başlanmışsa eğer,
Selam sabah faslı ve öpüşmeler
Yemek sonrası yapılırdı annem öğretmişti.
Ayla abla, sanki beş-altı hatuna değil de
Bütün mahalleye yapmıştı
Çeşit çeşit poğaçaları,
Börekleri, mercimek köfteleri, mayonezli salataları,
Yareppim yok yoktu sofrada.
Hemen koca bir tabak da bana hazırladı.
Yanında da çay.
Belkıs ablanın gelinleri
İlk defa beni öyle bir mecliste görmüşlerdi.
Şöyle bir baktılar bana.
Hep bir ağızdan "İyi ama Sırma abla yemez ki şimdi,
Kesin rejim yapıyordur o." dediler
Mercimek köftesini limonlayıp özenle marula sararken
Onlara dedim ki; "Hiiççç kusura bakmayın.
İnsanlar bunca emek edecek,
Maharetlerini bizlere sergilemek için
Canını dişine takıp sabahın körü kalkıp
Fırın fırın hamur işi yapacak ve biz
""Ah biz rejimdeyiz"" deyip ona hakaret mi edicez yani!
Hakaret mi edicez yani?
Öyle de bir yerim kiiii,
Rejimimi bu yemeklerden sonraki günlerde
Evimde yaparım ben." dedim ve yuttum köfteyi,
Sonra yumuldum böreklere.
"Aaa! Biz hiç böyle düşünmemiştik,
Hakikaten bize gelenler yemeyince nasıl da kuruyoruz,
Acaba beğenmediler mi?" diye
Bir avaz itiraf ettiler.
Esma olan "Ama yersek de
Bu sefer görgüsüz diyorlar ya Elif!" dedi.
Tatlı çöreği avucuma sarmışken
Ayla ablanın yüzüne baktım
O kadar mutluydu ki
Yaptıklarının lezzetini hissederek yiyen birini gördüğü için.
(Oysa en son yengemle üç ay önce Nesrin yengelere
Gittiğimizde görmüştüm böyle bir sofrayı ben.)
Afiyetle yemeye devam ederken
"O zaman şöyle yapacaksınız,
Birincisi sık sık bu tür eylemlerde bulunmayacaksınız.
Evine gittiğiniz ve evlerinize çağırdığınız insanlar
Sizi yargılamayacak insanlar olacak.
Seçecek ve seçileceksiniz.
İkincisi zaten yemeye, içmeye gideceğiniz bir yere
Sanki ultra lüks bir restoranda rezil olmak istemiyor muşsunuz gibi
Önceden karnınızı tıka basa doyurup
""Ay biz rejimdeyiiizzz!"" geyiği yapmayacaksınız!
Siz gidince sizi ağırlayan insan,
Onca yaptığı şeye bakıp bakıp ""Bu mu yani?"" demeyecek.
Rejim yapıyorsanız evlerinizde bol bol yapacaksınız.
Zaten gerçekten yediğine içtiğine dikkat eden
İki üç gün unlu mamüllerden uzak durarak bu işi kotaracağını bilir.
Üçüncüsü evlerinize gittiğinizde
""Ay perdeleri, ay koltuğun altı,
Ay yere bir şey düşmüş gibi yaptım
Halısının altı pis mi baktım demeyeceksiniz."" derken
Tiramisuya sıra gelmişti bile.
O sırada Ayla abla
"Valla kekini aşşağıdaki bakkaldan aldım,
Bildiğimiz markalardan değil ama!" derken
Elif "Hımmm! Belli olmuş zaten.
Bak Esma köstebek pastaya benziyor
Ama diil tiramisu" diyordu.
O anlık sinirle iki poğaça daha yemiş olabilirim,
Hatırlamıyorum ama sakinliğimi koruyup
"Gençler ben size ne diyorum?
O zaman size hiç gelmem ben,
Sizler de bana gelmeyin lütfen.
Zira benim fırınımın en sonuncusunu
Misafirim geleceği zaman kekimi pişirmemiş
İçini hamur bırakmış diye
Terasımdan attığımdan beri yok,
Küstüm bütün fırınlara,
Aslında bu aralar size ikram edicek
Bir paket bisküvim bile yok ama çay var,
Kahvem var, köstebek pastaya benzeyen
Tiramisuyu bile bulamazsınız bende
Ama sevgim var." deyince
Annemin bütün arkadaşları hep birden sustular!
Hepsi birden önlerine bakıp ellerini bağladılar.
Evet annemden bana sadece ve sadece,
O gün kıyafetleri dağıtılırken
Yengem "Kim neyi isterse alsın nolur?" diye ağlarken aldığım,
Son günlerinde hep taktığı baş örtüsüyle
İyiyken kendi elleriyle ördüğü pembe şalı kalmıştı.
Ben demedim.
Onlar ağladılar.
Annemden bana sadece ve sadece emeklisinden düşen
Dörtte bir payım üç yüz otuz lira kalmıştı öğrenmişler.
Ben demedim.
Onlar bir yıldır işsiz olduğumu hesapladılar.
Ocak ayından beri işsizlik maaşı bile almadığımı da hesapladılar,
Evden sadece iş görüşmesi için
Bir de en sevdiğim arkadaşıma gitmek için çıktığımı
Erkeklerle gezip oynaşmadığımı da hesapladılar.
Ağladılar içlerine içlerine.
Sonra torunlardan biri bir şeyleri döktü yere
Hep birlikte onu topladılar.
Belkıs abla, Ayla ablanın başında gördüğü oyayı çok beğendi,
El işi çantasından daha önceden iki kenarı örnekli mendilini çıkarttı,
Ayla ablanın baş örtüsündeki örneği işlemeye koyuldu.
Gelinler çocuklarını alıp sıvıştılar.
Söylediklerim henüz işlerine gelmedi.
Belkıs abla örneği işlerken de
Ağlamasına sebep göstermek için
En hakiki sebebini sundu.
Büyük gelin ilk çocuğundan sonra bir daha doğuramıyordu.
İlkinin de elleri sakat doğmuştu zaten.
Küçük gelin çocuğunu severken
Büyük gelin bir daha doğuramadığı için,
Sürekli düşük yaptığı için kahroluyordu.
Bu sırada ben yıllar öncesine gidip
Kulağıma en yakınım tarafından çalınan bir lafı düşünüyordum.
Güya Belkıs abla benim için demiş ki
"Madem eşi, dostu yok, madem hayatında biri yok!
Çocuğunu en iyi kreşlerde okutup,
En iyi makyaj malzemelerini nasıl alıyor,
Nasıl bu kadar güzel giyiniyor o üç kuruş maaşla!" demiş!
O böyle çaresiz ağlarken bir an aklıma bu anı geldi.
Oysa yirmi altı yaşımdaydım boşandığımda
Ha bire de annemin sıkı sıkıya
"Aman haa demesinler!
Derlese öl" kelimelerinin ağırlığıyla
Evimden işime, işimden evime gidiyordum sadece.
Kızımın kreş ve kıyafet paralarını
Babası keyfinde gezdiği için
Dedesiyle babaannesi karşılıyordu
Bunun karşılığında eğer onlar gelemezlerse
Torunlarını almaya ve görmeye
Hafta sonu ben onlara gitmek zorundaydım.
Zorundalığımı ise
Bir hafta sonu kendimi iyi hissetmediğimde
Annemi (Eski kayınvalidemi) arayıp
"Anne ben gelemeyeceğim, haftaya gelsem olur mu?"
Dediğimde öğrenmiştim.
O zamana dek seve isteye çağrıldığımı sandığım o eve
İlk kez bir yabancı olarak
Şu cümlenin sonunda gitmiştim.
"Kusura bakma ama biz olmasak o çocuğunun,
(Birden çocuk sadece benim oldu)
Masraflarını biz karşılıyoruz
Ne demek iyi değilmişsin" dediğinde,
İlk kez upuzun susmuştum anneme.
Beni doğuran annem üst kattan bana yine yırtınırken
"Onların ayaklarına gidiyorsun yine." diye
İlk defa haklı olduğunu görmüştüm.
Çok yaralıydım çookkk.
"Babam hemen fark etmişti durgunluğumu.
Kendi varlığıma sebep olan baba hiç yokken,
O babam "Kızım nen var?" diyordu.
Göz göze geldik annemle hemencik
"Aa! Kızın canı çıkıyor bütün hafta
Yorgundur İbrahim, ondandır
Başka ne olacak!" deyiverdiydi.
Sağ olsun hala da öyle.
Zamanımız politikatıcılara bakınca
"Pehhh!" diyorum hala,
"Ah bu hatun politikaya atılacaktı ki!" o kadar siyasetçi.
Yani, yaşamıyordum bile.
Belkıs abla bana veya anneme sorsaydı keşke.
O zamanlarki bu merakını sağa sola,
Hatta teyzeme bile yumurt yumurt yumurtlayacağına
Bize sorsaydı söylerdik.
Eski eşimin teyzesi (Süslü teyzemiz) verirdi kıyafetlerimi.
Bir şeyi beğendi mi her rengini alırdı.
Çoğunun etiketleri üzerindeydi hep
Ama en on yıl boyunca yaşımdan on yaş büyük giyindim,
Sağ olsun makyaj yapmayı da sevmez ama
Rengarenk farlar, rujlar alırdı.
Yeni evlendiğimde teyzemin
(Eşim askerde olduğu için kayınvalidemle aynı evde yaşıyorduk
Teyzemde eşinden ayrıldığından beri onlarla yaşıyordu.)
Odasını temizlerken
Etajerinin çekmecelerine varmıştı ellerim
O kadar şaşırmıştım ki annemi çağırmıştım hemen
Her çekmesinde atletler, donlar, çoraplar olması gerekirken
İncik, boncuk takı doluydu.
Annem yanıma geldiğinde,
"Anne! Ferhan teyzemin bijuteri dükkanı vardı da iflas mı etti." dediğimi,
Annemin katıla katıla güldüğünü hatırlıyorum.
Akşam yemeğinde Ferhan teyzeme de anlatırken
Hep beraber güldüğümüzü de.
Acaba alay da etmişler miydi benle?
Ah sahi Ferhan teyzem en güzel kokuları alırdı,
O bir yere girdi mi kokusu saatlerce odadan çıkmazdı
Yarısına gelmeden sıkılırdı hepsinden.
(Onun genç yaşında geçirdiği trafik kazasından sonra
Hiç koku alamadığını ise,
Çok yıllar sonra rahim ameliyatı olduğunda
"Ah bu hastane kokusu bayıyordur be seni teyzem." dediğimde,
Onun "Üzülme ben aslında
Yirmi iki yaşımdan beridir
Kokuyu duyamıyorum." dediğinde öğrenecektim
Evet en güzel kıyafetler, en güzel makyaj malzemeleri,
En güzel kokular sadece bendeydi
Hem de bu varoş beldede.
Sadece yaşımdan on yıl fazlaca.
Bunu sadece İstanbul'a, hele İstiklal'e gittiğimde
Beni görenler biliyordu.
Belkıs teyzeler bilmiyordu
Çünkü onlar zaten annemin arkadaşlarıydı,
Yani benden en az yirmi iki yaş büyüktüler.
Kızları da buraya özgü kızlarıydı,
Onlara göre "Kibirli sosyeteydim" ben.
Neyse işte tam da "Ne günah işledim ki ben?" derken
Yıllar yılı sabırla beklediğim,
En sevdiğim "Lafın gediği faslındaydık"
Aldım cümlemi, beynimden yüreğime yolladım,
Yüreğimden hızla çıkarttım,
Mideme erişti, ekşimsi bir tatla,
Tam reflü gibi dilime sirayet edecekti ki
O, gözlerime baktı.
Hiç kimsenin görmediği ne çok özür vardı.
Yuttum gerisin geri lafımı ilk defa!
Yaşlanıyorum galiba!
"Olsun be Belkıs abla!
Sınav sınav diyorsunuz ya bana!
Onlardan bir şeylerdir bu da
Olur elbet, nasılsa verir Rabbim,
Olmuş işte bir evladı, tekrar doğar inşallah,
Yeter ki anası babası birlik olsun daima!" deyiverdim.
Belkıs abla "İnşallah be yavrum,
İnan diğer torunumu sevemiyorum
Öbürü ikincisi olmadı diye üzülmesin diye,
Sende annenin sesiyle bilgeliği var" diyerek gitti.
Herkes evine giderken
Artık çok farklı bakıyordu bu hayata,
Hepsinin ardından baktım Ayla ablanın balkonundan.
Bu arada Ayla ablanın
Neden o kadar çok şey yaptığını
Yeniden hatırladım.
Annem de öyle yapardı.
Evine gelenin eline koca bir dolu tabak verip öyle yollardı.
Ayla abla da öyle yapmıştı hepsine.
Yine de bir sürü tepsi doluydu hala.
Sadece ben gidecekken
"Sırmacım, poğaça koyayım
Birkaç tanecik ha!
Valla onların tabakları gibi yapmıycam,
Böyle şeylere kızdığını biliyorum da
Birkaç tanecik he!
Hem belki Lülücan gelir." deyince kabul ettim.
Birkaç tane oldu, kocaman bir poşet!
Annemin arkadaşları
Nasıl ki sesimle ona biraz olsun doymuşlarsa
Bende doymuştum aslında,
Onunla olan anılarıyla.
Sonra sevinçli bir telaş yüklendim omzuma
Evimin yoluna koyuldum.
Yolda teyzeme rastladım.
Yürüyüşten geliyordu elinde ekmek poşetiyle.
Nereden geliyor nereye gidiyorsun muhabbetinden sonra
(Ki bu muhabbet geçmeden bu sokak asla ve asla bitmez,
Kesin kuraldır.
Birileri yolunu hep keser.)
Bir tur da ben yürüyeyim bari deyip
Evime girmekten vazgeçtim.
Öyle ya midem zaferini sindirmeliydi.
Tam parka girecekken…
Uzaktan sarsak adımlarla
Yemyeşil eşofman altı giymiş,
Üstünde kapüşonlu gri beyazlı
Eşofmanın şapkası da kafasında
Genç bir adam belirdi.
Tam kaldırımın ortasında çömeldiğinde
Aramızda üç adımlık mesafe kaldı.
Burnunu gördüm önce,
Sonra kirpiklerini...
Derin bir nefes aldım, en derininden.
Yok yahu daha da nelerdi.
O, bu olamazdı ama çok...çoook...
Benim küçücük kardeşimdi...mi?
Eğilip yüzüne baktım
Neredeyse seslenecektim.
"Kaan?" diye, ne de olsa bağımlılık kuyusunda yüzmekteydi.
O esnada gelip geçen hiç kimsenin
Fark etmediği bir şeyi fark ettim.
O, yere...öylesine eğilmemişti
Yanlışlıkla yere dökülmüş mısır tanelerini...
Üçer kere öpüp, başına koyup,
Ayak değmeyecek yere koymuyordu!
O, yere dökülmüş mısır tanelerinin bazılarını da
Teker teker toplayıp ağzına atıyordu.
O, benim küçük kardeşim gibi
Memleketinde o mısırları soslayıp ketçaplayıp satmıyor,
Yere dökülenleri yiyordu ama tıpkı oydu!
Sanki onun düşmelerinin son demleri gibiydi.
Onu gören herkes korkudan
Karşı kaldırıma geçerken,
Ben onlardan korkmamayı çok yıllar önce öğrenmiştim
En küçük kardeşimin bu hallerinden.
Zaten biz bütün kardeşlerin hayatı hep ya on yıl erkendi,
Ya da on yıl geç!
Yüzüne eğildiğimde
Bana gülümsedi ve usulca kalktı yerinden,
Zaten mısır tanelerinin bir kısmını yükseğe koyup,
Büyük tane olanlarını yemişti.
Gerisine bakıp bakıp, "Onu da kuşlar yesin." dedi.
Bir gülücük koyverdi,
Sokağın sonuna doğru yürümeye başladı.
Parka girmekten vazgeçtim.
Önce, halime, hemen bir şükür yolladım.
Ardından canı gönülden
"Allah'ım beni asla bu duruma düşürme
No'lur!" diye yalvardım.
Bu kadarı bana çok fazlaydı işte be!
"Keşke param olsaydı.
Yok yahu!
İyi ki yokmuş baksana haline!
Para versem bu sefer,
Bir beş milyonluk hap daha alacaktı!
Senin küçük kardeşinin en sefil hali bu muydu yani?
Paran olsaydı verecektin
O da gidip kafası bir poşet daha
Alacaktı yani ona kötülük edecektin!
Ama...ama...ama!
Aç olmasaydı yerden mısır tanelerini
Neden midesine doldurdu ki?
Senin miden bile bunca zaman sonra olsa bile
Böyle şişikken?
Keşke..." derken
Yönümü değiştirdim aniden.
Öyle ya çantamda
Ayla ablamın doldurduğu bii sürü poğaça vardı!
Korkmadım mı?
Yahu! Kamikazemiyim ben!
Altı üstü insanım işte
Ödüm bile kopardı olsaydı ama
"O aç olmasa,
Kafası beş milyona milyarderken
Eğilip o mısır tanelerine
Tenezzül etmezdi." dedim
Hemen onun daldığı sokağa daldım.
Bir bakkalın önünde durdu önce,
Uzuuunca düşündü gülerek,
Sonra vazgeçti içeri dalmaktan,
Etrafa korku salmaktan.
Yoluna devam ederken durdurdum onu.
"Afedersiniz!
Size poğaça versem yer misiniz?" dedim.
Şaşırdı, gözleri yoktu sanki.
Kardeşimin burnuyla kirpikleri vardı sadece onda!
Çantamdan çıkartıp
Poğaçaları eline tutuşturacakken
"Poağaça? Hıııı....yerim ya" dedi.
Elleri hep cebindeydi,
O an bir maket bıçağı kadarlık ömrüm vardı!
Ölürsem...
En küçük kardeşime tek mesajım vardı!
"Ben, senden, doğduğunda nefret etmedim!
Sadece, o mavi leğene düştüğünde,
Düşenin yanımda yatan güvenimi,
Ellerindeki o makaslarla kestiklerini zannettim!"
Öldürmedi beni,
O en küçük kardeşimin
Burnuyla kirpiklerini
Almış olan o genç adam!
Sadece elindeki poğaçayı okşayarak güldü.
Sokağın yarısına kadar hep güldü
Elindeki poğaçayı severek.
Kapı önlerinde çekirdek çitleyen hatunlar vardı.
Sanki bizi hiç görmediler.
"Bak! Hakkını helal et ama!" diye bağırdı sokağa.
Sessizce, onun duyabileceği kadar
"Helal olsun ve Allah seni
Islah etsin inşallah!" dedim ve hızla yürüdüm.
Sokağın sonuna geldiğimde
Arkamı döndüğümde
Başka ara sokak olmamasına rağmen.
Yoktu!
Sanki onu ve beni hiç kimse görmedi.
Ya da buranın halkı
Öylesine alışıklardı
Böylesi durumlara bilemedim.
Emindim, poğaçaları almıştı adam,
Sanıyordum ki açlıkla hepsini bir lokmada yutacak.
Tuttu elinde, okşadı, güldü sonra...
Upuzun güldü...emindim.
"Ben" dedi sustu.
Sindiydim karşı kaldırıma
Ne yapacak diye bekliyorum
Ölümden hiç korkmadan!
"Ben, kuşlar gibiyim aslında,
Farkımsa kuş gibiyim
Ama uçamadan yürüyorum!
Kuş'un dilini öğrenebilirsen
O başka tabi" dedi ve dediği anda
Topuksuz kaçtım oradan!
Sokağın sonundan baktığımdaysa
Yok olmuştu!
Öldürseydi daha iyiydi.
Sonra içim el vermedi
"Neydi ki bu kuş dili?" sormalıydım,
Peşine düştüm yine
İki sokak sonrama döndüm yok!
Bulduğum yere döndüm yok!
Ya önü, ya arkasıydı sokağın,
Yok işte yok!
Cadde boyu yoktu işte
Yok olmuştu, güle güle...
Neyse ki dönüş yolumda
Yarım mısır taneleri duruyordu
Yerli yerinde!
Yoksa aklımı oynatacaktım.
Bu sefer bir gülüş de ben savurdum onlara...
"Onu da kuşlar yesin!"
Cemre.Y.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder