15 Haziran 2017 Perşembe

Ne Gerek Vardı

...Ne Gerek Vardı...
Tabisi bütün manzara fotoğraflarını çeken değil de
Şöyle manzaraya karşı çekilen olmak istiyor insan.
Ama bütün bunlar hep yalnızlık işte,
Her ne kadar kalabalıklar içinde de olsan,
Gün geceye gebe kalınca, ay yıldızlarla dans ederken,
Ateş böcekleri gibi, sudaki yakamozlara, yalan yanlış sarılınca,
Bakıyor ki az kalsın ışığı sönecek, söndürecekler!
Cayıyor yıldızlardan da yakamozlardan da!
Yansımalarla, yanılsamalardan da!
Cayıyor öylece.
Yorgun kanatlarını söndüre söndüre uçuşuyor yalnız böcek,
Ateşini söndüre söndüre uçuyor,
İnsanoğlunun yetişemeyeceği,
O son ağacın kuytusundaki son evine, kırılarak sığınıyor...
Oysa, gün daha yeni doğuyordu ona,
Daha gece yeni başlamıştı oysa!
Daha yeni, birer yıldız kayması kadar ışıyacak,
Herkesi kendisine hayran bırakacaktı!
Ne gerek vardıysa,
Kozasından çıkmaya cesaret edemeyen bir tırtıl olmaya!
Ama bütün masalları, bütün hikayeleri,
Ve bütün romanları biliyordu çoktan.
Tırtıl kalsa, ipek böceği olacak,
İnsanlar tarafından yine sömürülecekti.
Kelebek olsa, en uzun ömürlüsü, üç beş ay yaşarken,
İnsanlar ona sadece bir gün ömür biçecekti.
Hiç yoktan ruhunu bir ceninle yer değiştirse,
Ola ki insan doğsa!
Ömrü boyunca tonla bedbahtlık onu bulacaktı.
Ne gereği vardı.
Tuttu en yıldızlı, en yakamozlu,
En kahkahası bollu bir yerde soluk aldı, nefeslendi.
Halbuki gündüz vakti dolaştığı balkonlarda görmüştü,
Balkon lambalarının üstünde,
Taştan örüntülü küçücük yuvalar vardı,
İçlerinde adını bile bilemediği,
Minik kuşların, minik yavrularının olduğu taştan yuvalar!
Yağmur yağsa ya da yavruları acıksa,
Bütün sülale kolaçan ediyorlardı ortalığı,
Balkonlarda, odalarda insanoğlu varsa güvenmiyorlardı onlara,
İstemiyorlardı yavrularının yeri bilinsin.
Ancak insanlar odalarında çok meşgulken, dalıveriyorlardı yuvalarına.
O küçücük delikten nasıl da sığıp,
Bir çeviklikle giriveriyorlardı hiç kimsenin göremediği o evlerine!
Kavuşuveriyorlardı yavrularına!
Oysa insanoğlu ilk geldiğinde bütün odayı gezip,
Balkondan dışarı sarkıp, doğanın eşsiz manzarasına vurulup,
Oh ya verdiğimiz paraya değdi'nin derdindeyken...
En son, bazılarının, balkon lambasının üstündeki,
O kum taşından zamansız konsepte takılıveriyordu gözleri!
Öyle ya ne olduğunu bilmeyip,
Böylesi bi g/örüntü çok yıldızlı bir otele hiç de layık değildi.
Oysa, bazı yalnızlığını,
Güya eve terk etmiş insanlar,
Mutlaka duyuyordu o yavruların acıkmış sesini,
Mutlaka bir delikten sığınıp, doyuruvermiştiler yavrucaklarını.
Uyumak isterken nihayetli yükümsüzlüğüne,
Sırf adını bile bilmediği o minnak anne rahatça o yuvaya sığsın diye!
Odasını bile terk etmişliği vardı!
Zor değildi anne olmak!
Sadece evlat güvenle büyüsün diye,
Belki sığabilmekti küçücük bi karanlığa,
Şimdi şimdi miyopuma, astigmatıma,
Hatta sağ üstteki kırılmış,
Dörtlü köprümün en sonuncusuna umursuzum bu kadar!
Zümrüdüankalığımdan çoktan yorulmuşken,
Gündüz karılarıyla öpüşe koklaşa olan,
"Az erkek erkeğe içeceğiz be hatun!" iznini koparmış,
İpsiz sapsız bey abiler vardı bi de!
Ben bu yazımı yazarken bile,
İçkisi bol çenelerini tutamaz ve...
"Yaz kızım,
Kırmızı dosyayı al da gel!" geyiğini duyar mıyım, duyarım.
Dördüncü dublemi almaya giderken,
"Kusura bakın ama ben bir muhasebeciyim,
Ve bütün Kemal Sunal filmlerine inat,
Klasörlerim ya mavi ya da siyah oldu da,
Kırmızılara aile şirketine geçince sahip oldum.
Yani benim arşivim hep bir şahitliydi, yani öyle kimse bana,
Yaz kızım diyemedi, eşlerinize selamlar" dedim mi dedim.
Sustular mı, hem de nasıl!
Hatta ödleri koptu!
Birazdan hadi uyuyalım diycem kendime!
Hani bu gece ateş böceğiydim?
Cevapsız sorular bunlar.
Yuva'm...
Belki bu gece safi yalnızlığımdı.
Kımıltısız, kabussuz, serin...
Derin!
Cemre.Y.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Aşk Mı, O Ne Ki?

...Aşk Mı, O Ne Ki?... "Aşk mı? O ne ki!" derdi rahmetli anacım. Sonra da eklerdi; "Yenilir mi, içilir mi? Yoksam mevsimler g...