...Cancağızım...
Epeyce vakitler geçti sensiz...
Artık sormuyorum bile sana, nasılsın diye!
Nasılsa birazdan, beni bana dökeceksin.
Saçılacak içinin içi, canımın kırık canlarına.
Neyse ki varsın.
İyi'ki varsın!
Tam kırk beş saat!
Sen yokkenden beridir, bende yoktum aslında.
Şimdi geldim, valizimi boşaltmadan,
Kirlilerimi yıkamadan, nevresim takımlarımı değişmeden
Yatağıma doyamadan, sana geldim.
Parmak arası terliklerin,
Topuksuz sandaletlerin,
Özgür olduğu bir dünya vardı gittiğim yerlerde,
Biliyor musun?
Botokslu, suda bozulmayan makyajlı,
Mimiksiz kedi yüzlü kadınları gördükten sonra
Hele ki bacaklarını saran sımsıkı beyaz pantolanlardan,
Kalçalarını kıvırta kıvırta yürüyen tiki kılıklı,
Eril cinsli efeminemsi herif yıkıntılarından sonra,
Artık pek de umudum kalmamıştı öyle bir Dünya'ya dair.
Oraya en son gittiğimde,
Ne çok çocukluk düşürmüştüm ömrümden,
Ne çok geç kalınmış ergenlik,
Ne çok belki ucundan yakalarım hayatı diyerek,
Salak saçma dikte edilen öğretilik!
(Hani o da sadece hayal bab'ındaydı ya!)
Ne çok yenilgiyi kabullenmiş,
Ne çok pes etmiştim aynı ömrün,
Aynı hayat diliminde.
Yosun sarmıştı her yeri,
Ve umutsuzluk!
Ve çaresizlik.
Bir tişört, bir de şort'un,
Yeterli olduğu bir dünya vardı gittiğim yerlerde.
Oysa biliyor musun?
Kendilerinin yeni yapmış olduğu,
Ya da az biraz sonra yapacak olduğu ultra-lüks...
Ama sıfır mutlucuklu yüzlü kadınları gördükten sonra
Artık pek de umudum kalmamıştı öyle bir Dünya'ya dair.
Ve de çoktandır omuzlarına yük olacak,
Açık büfe yemeklere çoktan razı,
Yahut hiçbir şey'siz, hiçbir hayat yarını olayan insanların,
Benim hayatımı...
Benden çok kurtarmak istiyormuş gibi davranmalarından,
Eskiden olduğu gibi oldukça çok yorulmuştum!
Oraya en son gittiğimde,
Ne çok tokluk, ne çok haz...
(Artık ne neye göreyse!)
Yitirmiştim ömrümden.
Ne çok yaşlılık, ne çok hastalık, ne çok ölüm.
Ne çok vazgeçmişlik geçmiştim şu hayattan
Artık sadece nefes alıp vermekten yorulup!
Yahu ne çok akıllarınız var öyle sizin!
"Yok şunu şöyle yapsaydın da,
Yok şunda kanserojen var!"bilmem ne?
Hepi topu...
Tam tamına kırk beş saatti be!
Benim güneşim,
Benim denizim,
Benim kumsalım,
Ve yanımda benim yosun gözlü'm...
Tatil'se...
Kısacık da olsa bizimdi be!
Yok ama...
İlle de siz...
Arnavut kaldırımlı o sahil kasabasının sokağında...
Memeleri ağzına fırtlamış,
Saçları pahalı parfümler kokan,
Pahalı arabasıyla gelmişse ona bir gülümseyiş sırıtan,
Kaldırım yosmalarından etmeye çalışırsınız beni!
Kusura bakmayın be canım.
Dar alanlarda boğuluyorum ben!
Hani kendi egolarınızdan vazgeçip,
Artık insan olmaya karar verirseniz,
Kumsaldayız biz...
Ben kızım koruyorum, kızım benden çok beni.
Hepi topu...
Tam tamına kırk beş saatti be!
Neyinize çok geldik anlamadım ki.
Neyse...
Biraları kapıp gelin!
Hem siz geldiniz diye de ateş de yakar,
Bizi yakmaya çalıştıklarınızı da yakarız!
Daha da romantik olur öyle...
Zira ben kırmızı'yı,
En çok...
Giyebilirsem hani,
Siyah sivri topuklularımın altında severim.
Cemre.Y.
Epeyce vakitler geçti sensiz...
Artık sormuyorum bile sana, nasılsın diye!
Nasılsa birazdan, beni bana dökeceksin.
Saçılacak içinin içi, canımın kırık canlarına.
Neyse ki varsın.
İyi'ki varsın!
Tam kırk beş saat!
Sen yokkenden beridir, bende yoktum aslında.
Şimdi geldim, valizimi boşaltmadan,
Kirlilerimi yıkamadan, nevresim takımlarımı değişmeden
Yatağıma doyamadan, sana geldim.
Parmak arası terliklerin,
Topuksuz sandaletlerin,
Özgür olduğu bir dünya vardı gittiğim yerlerde,
Biliyor musun?
Botokslu, suda bozulmayan makyajlı,
Mimiksiz kedi yüzlü kadınları gördükten sonra
Hele ki bacaklarını saran sımsıkı beyaz pantolanlardan,
Kalçalarını kıvırta kıvırta yürüyen tiki kılıklı,
Eril cinsli efeminemsi herif yıkıntılarından sonra,
Artık pek de umudum kalmamıştı öyle bir Dünya'ya dair.
Oraya en son gittiğimde,
Ne çok çocukluk düşürmüştüm ömrümden,
Ne çok geç kalınmış ergenlik,
Ne çok belki ucundan yakalarım hayatı diyerek,
Salak saçma dikte edilen öğretilik!
(Hani o da sadece hayal bab'ındaydı ya!)
Ne çok yenilgiyi kabullenmiş,
Ne çok pes etmiştim aynı ömrün,
Aynı hayat diliminde.
Yosun sarmıştı her yeri,
Ve umutsuzluk!
Ve çaresizlik.
Bir tişört, bir de şort'un,
Yeterli olduğu bir dünya vardı gittiğim yerlerde.
Oysa biliyor musun?
Kendilerinin yeni yapmış olduğu,
Ya da az biraz sonra yapacak olduğu ultra-lüks...
Ama sıfır mutlucuklu yüzlü kadınları gördükten sonra
Artık pek de umudum kalmamıştı öyle bir Dünya'ya dair.
Ve de çoktandır omuzlarına yük olacak,
Açık büfe yemeklere çoktan razı,
Yahut hiçbir şey'siz, hiçbir hayat yarını olayan insanların,
Benim hayatımı...
Benden çok kurtarmak istiyormuş gibi davranmalarından,
Eskiden olduğu gibi oldukça çok yorulmuştum!
Oraya en son gittiğimde,
Ne çok tokluk, ne çok haz...
(Artık ne neye göreyse!)
Yitirmiştim ömrümden.
Ne çok yaşlılık, ne çok hastalık, ne çok ölüm.
Ne çok vazgeçmişlik geçmiştim şu hayattan
Artık sadece nefes alıp vermekten yorulup!
Yahu ne çok akıllarınız var öyle sizin!
"Yok şunu şöyle yapsaydın da,
Yok şunda kanserojen var!"bilmem ne?
Hepi topu...
Tam tamına kırk beş saatti be!
Benim güneşim,
Benim denizim,
Benim kumsalım,
Ve yanımda benim yosun gözlü'm...
Tatil'se...
Kısacık da olsa bizimdi be!
Yok ama...
İlle de siz...
Arnavut kaldırımlı o sahil kasabasının sokağında...
Memeleri ağzına fırtlamış,
Saçları pahalı parfümler kokan,
Pahalı arabasıyla gelmişse ona bir gülümseyiş sırıtan,
Kaldırım yosmalarından etmeye çalışırsınız beni!
Kusura bakmayın be canım.
Dar alanlarda boğuluyorum ben!
Hani kendi egolarınızdan vazgeçip,
Artık insan olmaya karar verirseniz,
Kumsaldayız biz...
Ben kızım koruyorum, kızım benden çok beni.
Hepi topu...
Tam tamına kırk beş saatti be!
Neyinize çok geldik anlamadım ki.
Neyse...
Biraları kapıp gelin!
Hem siz geldiniz diye de ateş de yakar,
Bizi yakmaya çalıştıklarınızı da yakarız!
Daha da romantik olur öyle...
Zira ben kırmızı'yı,
En çok...
Giyebilirsem hani,
Siyah sivri topuklularımın altında severim.
Cemre.Y.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder