...Ay Dolunay...
En son...
Dün gece gördüm,Zaman zaman,
Ruhumu ta...
Kendi cehennemine kadar çeken kabuslu rüyaları!
Sabaha kadar,
Kaç uykuyu uyuyamadan eskittim kimse bilemez!
Ama bu sefer kararlıydım...
Ertesi geceye taşımayacaktım,
Uykumu darağacına asan korkularımı.
Zira...
Artık...
Avutmuyordu sadece yastık yüzü değiştirmeler!
Güne...
Gözlerimi azıcık bir uyku arasıyla açmışken,
Sigaramı dudak arama sarıp,
Sade kahveme koşmada da,
Nasıl bir panik yaşadıysam?
Susuz döküldü kahve telvelerim mutfağıma!
Köşe, bucak, halı, saçak...
Ne varsa kahvelendi susuz!
Öylece bırakıp, yeni kahve yapıp,
Kapımın anahtarını üstüne kilitleyip,
Ardıma bile bakmadan evden çıkıp işime gitsem...
Gün aydın olmaz ki ruhuma.
Akşam mesaim bitip, işimden evime dönünce,
Kapımın anahtarını içime açtığımda,
Mutfağıma girerim en ilk!
Zira çamaşır makinam orada.
Daha sınırlarına ulaşamadan kalır ayaklarım,
En ilk, yerdeki fayans araları serzenişte bulunur,
Sonra çamaşır makinamın önündeki halım,
Köşe, bucak, halı, saçak...
Küskün boyunlarıyla geçit vermezler bana!
Bulaşıverirler en olmaz yerlerimin canına.
Daha ki fırına yol almaya çok var oysa.
Biliyorum.
Hem de ezberimden.
Bir keresinde, hani es kaza,
Bir kavanoz dolusu bilyelerim saçılmıştı etrafa!
Ay, dolunaydı.
Her biri de teker teker kırılmıştı,
Ta çocukluğumdan biliyorum.
Küçüktüm daha!
Sonra toparlarım sanıyordum,
Hani kurtulup sabah olunca!
Kurtuldum lakin...
Bir daha da...
Ne akşamım aynı akşam oldu,
Ne de sabahım aynı sabah.
Hiçbir mutfağın bulaşıksız fırınına yetişemedim.
O andan sonra da, asla!
Aynı yerde bırakamadım hiçbir kırığı döküğü!
Usulca yeni yapılmış kahvemi yudumlarken,
Sessiz süpürgemle,
Tertemiz ettim köşemi, bucağımı.
Bu sefer...
Bu akşam...
Sadece fırınıma koşup,
Sadece onun tozunu aldım,
Öptüm teker teker sac ayaklarını.
Değil mi ki onun bile!
Yalnızlıktan, kabuslardan korkup,
Şöyle bir sarılıp,
Saçlarından,
Yüzünden, gözünden, alnından,
Ucundan, kenarından hayatının,
Ne bileyim...
Belki de hayali değildir benim evime konmak da,
Ben zor koşup monte etmişimdir ömrüme!
En hayal kırıklığından öptüm onu,
Ta, en ilk onu hayal edip yaradılışından.
Bu gece bana kabus yok!
Ay, dolunay!
Çünkü ben...
Değil ki canımı canımdan kanırtanların!
Eşyalarımın, maddelerimin, nesnelerimin,
Zamirlerimin ve dahi sıfat koyduklarımın bile.
Ömürlerine ömür değeyim derdindeyim.
Yoksa, herkes ölür ömrü bittiğinde.
Ben de öleceğim misal.
Artık...
Tamamen pes edip,
Her şeyden vazgeçtiğimde çok ölmedim lakin.
Misal gün olur...
Kime küsüp küsmediğimi unutmayabilirim!
Ne bileyim kapımın koluyla,
Öbür odaya gitmeyeyim diye benle inatlaştı diye,
Gücenmeyi bırakabilirim.
Ne bileyim,
Aldığım kilolarca soğandan biri acı çıktı diye,
Soğana küsmeyebilirim,
Ne bileyim,
Yediğim bir kabak tatlısının kabağı göçük çıktı diye,
Ona bir ömürlük yokluk hapsetmek yerine,
Kabak tatlısıyla aramı düzeltebilirim.
Ne bileyim,
Bir komşunun getirdiği bamya yemeği,
Sümüklü sümüklü çıktı diye,
Yıllar yılı tadına dahi bakmayıp,
Yıllar sonra kendi ellerimle, usulünce yapınca,
Meğer, olunca oluyormuş dedirtmeyince...
Bamya yemeğine yeniden gülümseyebilirim.
Beni insan düsturuyla sınamayın Gök Tengrim!
Bir daha da,
Asla!
Hiçbirini...
Hiçbir zaman...
Affetmeyebilirim!
Gülümseyelim mi?
Zira ay dolunay!
Yine bizi çekiyor yıldızlar.
Onlar da sanıyorlar ki,
"Hayat, asıl bize güzel!"
Hayat...
Sadece kolay olduğu zamanlar herkese güzel.
Bu gece de...
Bundan sonraki bütün gecelerde de...
Artık, bize, kabus yok!
Cemre.Y.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder